Bu gadget'ta bir hata oluştu

27 Eylül 2014 Cumartesi

MAVİ





Taş
yerinde ağır
dalgalara deniz kabukları sağırdı

maviydim  ben derinden
anladım ki okyanusta bir iz
şimdi
içinden geçtiğim her deniz

gök
cümle yerimde eflatun
yağmur
tenimde çok meftundu

tutundum gökkuşağına yediveren renginden
renk bulamadım bir türlü senin denginden

kök
manasız kalıyor boşlukta
toprak bensiz Can buluyordu

aynı fırtınanın yapraklarıydık sanki
rüzgar telaşsızlığımızı durmadan savuruyordu

bir koku değdi sonra yüzüme
tüm yel değirmenlerine karşı
sadece bir çiçek özgürlüğü savunuyordu

taş
yerinde ağır
toprağa selin tabutları sağırdı

asiydim ben eskiden
anladım ki  kör kuyuda bir giz
şimdi elinden çektiğim her dehliz

sır
perdesiz kalıyor
artık aynalar kendi rengini arıyordu












21 Ekim 2013 Pazartesi

İKİ YATAK ARASI, BİR ÖMRÜN MOLASI


sanırım her şeyi gördüm…

ihanetler vardı ki

iki yatak arasında

bu yüzden derisini sıyırdım ömrün

onları kabus diye adlandırıp

kan ter içinde

gözyaşlarımı Judah’ nın darağacında öldürdüm

kehanetlere karşı

ziyadesiyle kördüm

bir oyundu her rüyanın ardı

işin içinde kirli bir “soyun” vardı

derimi sıyırdı ömür

an’ı

seyran edip bekliyordum

tel örgüler dardı sensiz gözlerimde

gizlerimde bir takım densizlikler vardı

jiletler dolaşırdı

intikam peşinde sözlerimde

her beden kendi mezarını arıyordu

güneş

bir türlü mevsimini bulamamıştı o hasatta

İsa çarmıha kendi bedenini taşıyordu

neyse ki

hiçbir yer

dertlerime yataklık etmiyordu

iki yatak arasında

bir darağacı vardı ki

üzerinde çocuklar ve salıncaklar

bana ileri geri konuşurdu

yaltaklık ettim aslında Azrail’ e

çünkü mevsiminde öleceğime inanıyordum

sanırım her şeye sövdüm

ibretler vardı ki

iki mezar arasında

bu yüzden yenisini diledim ömrün

onları habis diye adlandırıp

can ter içinde

-söz-

yaşlarımı Tuna’nın nar ağacına gömdüm…

9 Eylül 2013 Pazartesi

AYAZDAN BEYAZA




öyle aniydi ki geçişi

sabahın geceye

-binlerce parçaya ayrılmış bir ayna-

beyazın karaya

en huzurlu anında sensiz uyandığım

her deminde eksik bir rüya

sabahtan geceye

aynadaki sırdan bana

camdan aksimdeki karaya

dinlendiremedim acısını sabahın

dillendiremedim içimdeki sevdayı

kekeme bir bülbül

nasıl anlatır güle olan aşkını…



gözler…

gözler vardı ki girdaptılar

uyutmuyordu beni

yutuyordu tüm elbiselerimi

karşısında çırılçıplaktım

karadan beyaza

geceden sabaha

izler vardı her gülüşünde üzerimde

buna rağmen nasıl kayboluyordum

hiçbir iz beni kendime götürmüyordu

çünkü

-hiç böyle boğulan görmediniz-

öyle aniydi ki geçişi

sabahın geceye

bir türlü uyanamıyordum…



sözler…

sözlerim vardı ki kuyuydular

unutmuyordu bir türlü susuzluğunu

uğruyordu sebepsiz çöllerime de

gece ısrarla sabaha dönmüyordu

her gün bir çiy tanesi sürekli dudağımda

bir çiğ tanesi kelimelerim

hiçbir karanlığın şafağına aman vermiyordu…



öyle aniydi ki gelişi

karadan beyaza

-binlerce kez hatırlanmamış bir rüya-

geceden sabaha

en hüzünlü anımdan

onsuz uyandığım

her yerimde eşsiz bir dünya

ayazdan sıcağa

ardımdaki sırdan bana

kandan alınyazımdaki karaya…

7 Nisan 2013 Pazar

BAZEN GÖLGEN BİLE KALABALIKTIR


 kime baksam

yeri  biraz dardı
gözgöze geliyorduk

sanırım herkesin aynasında

bir başkasının sureti vardı

ben “kör”üm ama

yaşam sürprizlerle dolu “gör”ünüyor...

uzun bakışlar

uzun kışlar gibi

sanki göğüs kafesimde

bir kelebek kışlar gibi

kök saldığım yerler

hep yaprak döktüklerin işte…

sen “dokunmuyorsun” ama

ayrılık hep sözünü “tutuyor”

al-kanımda güllerini kuruttum ben

biri diğerinden ayrı

al

kanımda dikenlerin yırtıyor şimdi

bir bir damarlarımı

çünkü bazen de kabuğun tarafından soyulursun

çağırma beni

bir çığ düşüyor çünkü her çağırışında

yüreğime zira

aslında her kaldığın

içinden birer birer kaldırdığındır...

ben “sağır”ım ama

yaşam “bağır”ıyor işte bana

yırtılıyor her söz

dilimin mürekkebiyle

onun hiçbir şeyine şahit olamamak

nedir bilir misin

bilme incinirsin…

“söylüyor”um hep ama

en gereken şey

benden “cevap bekliyor”

çünkü her “dil”siz kişi

azıcık hatırsızdır

yeniden doğmak için

azar azar dudaklarında bırakır

biraz da kendini…

bir sebeple

en unutamadığın

hep aklında darmadağın

kaybettiklerini de içerir

hatta her kaybolduğun yer

nedense incinmek bazen incidir…


her kabuğunu kırmalarına izin verdiğinde

çıkacak işte

içindeki cevher

sen hangi şarkıyı “söyler”sen söyle

hayat başka türküler “dinler”

şüphesiz ki her insanın içine

bir başkası için

bilinmez bir cevher gizler

“dokunamazsın”

hayat başkasının hayatımıza sızması

anladığım

bu kaçınılmaz

ama sen

tek bir başkası’sın

duymaya çalıştığım…

şimdi “kör”üm

doğru

“sağır”ım

tüm kendi çığlıklarıma

“dilsiz” olduğumu hiç inkar etmedim

sen de artık

işte

beni anla…

İSTEDİĞİN KADAR GİZLE GÖZYAŞINI, DENİZ BİLE ÇIPLAK İŞTE!




bildiğin yolda kaybolmaktan

daha kötüsü

kaybolmanın bir de

yoluna karanlığı buyur etmesidir

çünkü yollarımda bırakıyorum mütemadiyen

bir bir tüm çıkmazlarını

oysa ki hayatlar bile kesişir ansızın

köprücük kemiğinden geçiyor hala

kurtulmak için niyeyse

kürek kemiğinle açtığım yolların

biliyorum kan seni tutuyor diye

kainatımı gittiğinde kanattın

şimdi bu yokluk deryasında

ulaştığım sadece

benim eksik kulaçlarım

tüm sensiz serapları

suyun altında boğdum da

yeniden dirildim

nedense dipte bulduğum tüm şarapları

bedenimin mahseninde dinlendirdim

zaten o garip kalabalığında

sana tenha tek bendim…

oysa ki ağrın nereni dağlıyorsa

O orada

istediğin kadar bağır

şimdi ruhum bile bu girdapta

bedenime ağır

çünkü derindi talanı

bir gizli hazine gibi

en son derimin altında bulundu

ölü bir aşktan kalanı…

bildiğin denizde boğulmaktan

daha kötüsü

nefessizliğinin bir de

boğazına düğümü buyur etmesidir

çünkü kollarına bırakıyorum mütemadiyen

bir bir tüm acımasızlıklarını

neyse ki ölümler bile kesişir ansızın…

2 Nisan 2013 Salı

DÖRDÜNCÜ CEMRE




yaşama nedenim de inadına

içimde öldürdüklerin gibi

anında

beni hatırla…

çünkü biraz da birbirinden ömür çalmaktır

 aşk aslında

önce ciğerine düşecek ilk cemre

ardından gözlerine

ve en son da işte

tenine…

havaya düşen

akciğerlerini dağlayacak başta

suya düşen

beddua gibi ağlatacak gözlerini

oradan bir sızı yeşerecek...

toprağa düşen de ansızın

evine yangın gibi yerleşecek

yanan sen olacaksın

yanan bir sel olacak gözlerinde

o zaman gizlerin artık seni acıtacak…

başta ciğerlerime yel’din

geldin

3 vakte kadar vebalar inecekti tenime

susuzluğumda her serap noksan

giderken gözlerime seldin

3 cemre düşmüştü her yerime

ne kadar sana düşkünsem ve yoksan

değer’din…

o kadar acımasızdın ki

herkes gibi değil

orakla değerdin

öyle çok bekledim ki ölmek için Azrail’ i

boynumu ipe uzatmam için

sadece bir eğer’din

eğer beni sevseydin

ya kokunu takip ederek

her sefer kendimi bulurdum

ya kokunda her sefer kaybolurdum…

arafta bile karafla yakalandım sayende

belki de avucuma göre kader olamadın

sana verdiğim kıymeti gördüğün için

kıyameti ellerime bıraktın

aslında kural açıktır

çünkü hırkayı çıkaran

bir gün hır da çıkarır

sanki bendim sadece cenazende bir zenne

kuyu dipsizse

ipsiz gitsen ne olur

gitmesen ne

sen

yokluğumda kanatlarımı kanattın

peki

gökyüzü beni böyle de alır

ne kadar kara gözlerini

dile getirmeye çalışmasam da

söz beyaz kalır

işte elinde şimdi tüm ağladığım sayfa

büyülü bir yelken...

benim tek anladığım

sen şimdi dilediğin rüzgarı seç

hiçbir şey için erken

her şey içinse çok geç…

KELEBEĞİN TEK GECELİK İLİŞKİSİ




hangi yele sorarsan sor

sus-pus her yön

nabzımın bastonla ancak yürüdüğünü

artık gör...

sende’leyerek de kaybolur bazen bir insan

yeryüzünde yüzüm

her yerimde yüzün

içmemek için kendimi zor tuttuğum

zamanına esir olduğum o an

çok derin

bu içli insan ummanında

nasıl bir “iç deniz”se artık gözlerin…

kimsesizliğin cennetinden

yalnızlığımın cinnetine yolculuğum

kuru kalabalık konusunda

daima fevkalade yolsuz’um

sözlerimde yeşeren bir hıçkırık gibi

nefes nefese arşınlıyor şimdi

kırık cümlelerim satırları

gözlerinin kuyusunda iki çıkrık

ama biz bu çölde

su içmek için yola çıkmadık…

gerçek aşkta kusurlar küsürattır

yollar bazen yanar

insan kimi zaman milattır

kimi zaman da

bilmeden başkasının intiharında yaşar

onsuz’luk sonsuzluğa dönüştüğü zaman

diğer her şey vakitsiz

kendini zamanla sına

-ki en acımasızıdır-

nefsim sadece nefesine yeniliyor

bana kızma

şimdi

herkesin konuştukları

artık hep senin sustukların

işte bu nefis…

senin kuytularında korkmadım

gözlerinin kuyularına indim bir bir

nefesin tam da

nefesime düğümlenmişti

aslında zehre dokunmuşluğum bile bir bahane

gene de

kal dediğin yer

dardı

bazen de ağaca

yaprak ağır gelir sanırız

halbuki bu elveda

ağacın hafifliğinde  zaten vardı

nedense karnında uçuşan kelebekler

ömrü bir günken

daha gece olmadan göç eder ya

emin ol

aşk mevzu bahisken

kelebekler bile erken göçer

ağaç olmadık biz neyse ki

yapraktık

çünkü kelebekleri severiz

iyi de dur kelebek

hiç sordun mu kendine

sen neden göç ediyorsun

yazık...

işte

 ya öldüğün gibi gömül

ya da gömüldün gibi öl

artık…