Bu gadget'ta bir hata oluştu

20 Haziran 2017 Salı

KEDİLER UNUTMAZ





Bir kedi

hatırlatsın sana

içinde başıboş bıraktıklarını

çünkü unuttuğun ne varsa

tüm biriktirdiklerinle

sen o'sun...

o derece kırılgan kabuğuyla

ayın ışığıyla bile çatlayan...

olsun...



çünkü şiirle uyandırıldık

paslı bir şehirde

utandırıldık hep

türlü rüyalardan

bir yorganın gökyüzü

olduğu yerde unutulmuştuk

bir yoncanın

solmadığı yerde

biz kuruduk...

bir nehir hatırlatsın sana artık

içinden umursamazca akan her şeyi

çünkü yatağında uyuttuğun

ne varsa

tüm yitirdiklerinle

sen o'sun...

bir kedi hatırlatacak nasılsa

içinde vahşi bıraktıklarını

seni vahşice bıraktıklarını...

olsun...


10 Haziran 2017 Cumartesi

AVARE GEZ(EG)ENLER


İki gezegendi gözlerin

birisinde bir kuyu buldum

kayboldum…

diğeri kesin bir okyanus

belki daha derin…

hangisine baksam

boğulurdum…

bazen esir olmak için

hasret yaşarsın ya bir prangaya

işte bu tutsaklık

tutar seni yar kenarında

can atarsın bu çölde

dönmek için bir kadavraya

çünkü her serap

gün gelir kaybolur…

ölüme yer açamayacak kadar

doluysa okyanusla göğüs kafesin

ölemezsin…

içinde ot biter

yüreğine tırpan değer de

sen bir türlü yeşeremezsin…

bu susuzluk

bu kuraklık

sökülmüş gri bir hazirandan

kök salıyor ansızın bir göz yaşı

utanıyor gözleri adamdan…

bir ses yankılanıyor soluk

sanki geçiştirilmiş bir uyku

içinde düşler dalgalandırıyor

yeşile yenik düşmüş bir kuyu…

belki de sırf bu yüzden

sus pus olmuş

-yükü sessizliğinden-

kendi kıyısına vurmuş

adamın içindeki okyanus…

28 Mayıs 2017 Pazar

YUKARI DÜŞMEK




Yukarı düşüyorum

çünkü bugünlerde

düşlerimle dövüşüyorum…

ezcümle bir yankı gibi

aynı yalnızlığa peş peşe çarpıyorum…

sebeb-i çığlığım

-sanki yerindeyim hala

ama taş kadar da değil ağırlığım-

belki de aşağı çıkıyorum

enteresan aslında

çünkü kim gelse

bir türlü ben kendime iyi gelmiyorum…

bir sanrı gibi

aynı ateşli hastalığa

nedense körükle gidiyorum…

sebeb-i ağrılarım için

‘’ölü doğmuş’’ diyor doktor

ölüyüm ama

henüz doğmamışım…

çünkü var olmak

biraz da söylentidir

işte ben yalnız’ca

bu dedikoduyla savaşıyorum…

bir sargı gibi adeta
bana göz kırpan o mumyaya

telaşla sarılıyorum

sebeb-i ağılarım

doğmuşum –asılsız-

ölüyorum –aralıksız-

27 Eylül 2014 Cumartesi

MAVİ





Taş
yerinde ağır
dalgalara deniz kabukları sağırdı

maviydim  ben derinden
anladım ki okyanusta bir iz
şimdi
içinden geçtiğim her deniz

gök
cümle yerimde eflatun
yağmur
tenimde çok meftundu

tutundum gökkuşağına yediveren renginden
renk bulamadım bir türlü senin denginden

kök
manasız kalıyor boşlukta
toprak bensiz Can buluyordu

aynı fırtınanın yapraklarıydık sanki
rüzgar telaşsızlığımızı durmadan savuruyordu

bir koku değdi sonra yüzüme
tüm yel değirmenlerine karşı
sadece bir çiçek özgürlüğü savunuyordu

taş
yerinde ağır
toprağa selin tabutları sağırdı

asiydim ben eskiden
anladım ki  kör kuyuda bir giz
şimdi elinden çektiğim her dehliz

sır
perdesiz kalıyor
artık aynalar kendi rengini arıyordu












21 Ekim 2013 Pazartesi

İKİ YATAK ARASI, BİR ÖMRÜN MOLASI


sanırım her şeyi gördüm…

ihanetler vardı ki

iki yatak arasında

bu yüzden derisini sıyırdım ömrün

onları kabus diye adlandırıp

kan ter içinde

gözyaşlarımı Judah’ nın darağacında öldürdüm

kehanetlere karşı

ziyadesiyle kördüm

bir oyundu her rüyanın ardı

işin içinde kirli bir “soyun” vardı

derimi sıyırdı ömür

an’ı

seyran edip bekliyordum

tel örgüler dardı sensiz gözlerimde

gizlerimde bir takım densizlikler vardı

jiletler dolaşırdı

intikam peşinde sözlerimde

her beden kendi mezarını arıyordu

güneş

bir türlü mevsimini bulamamıştı o hasatta

İsa çarmıha kendi bedenini taşıyordu

neyse ki

hiçbir yer

dertlerime yataklık etmiyordu

iki yatak arasında

bir darağacı vardı ki

üzerinde çocuklar ve salıncaklar

bana ileri geri konuşurdu

yaltaklık ettim aslında Azrail’ e

çünkü mevsiminde öleceğime inanıyordum

sanırım her şeye sövdüm

ibretler vardı ki

iki mezar arasında

bu yüzden yenisini diledim ömrün

onları habis diye adlandırıp

can ter içinde

-söz-

yaşlarımı Tuna’nın nar ağacına gömdüm…

9 Eylül 2013 Pazartesi

AYAZDAN BEYAZA




öyle aniydi ki geçişi

sabahın geceye

-binlerce parçaya ayrılmış bir ayna-

beyazın karaya

en huzurlu anında sensiz uyandığım

her deminde eksik bir rüya

sabahtan geceye

aynadaki sırdan bana

camdan aksimdeki karaya

dinlendiremedim acısını sabahın

dillendiremedim içimdeki sevdayı

kekeme bir bülbül

nasıl anlatır güle olan aşkını…



gözler…

gözler vardı ki girdaptılar

uyutmuyordu beni

yutuyordu tüm elbiselerimi

karşısında çırılçıplaktım

karadan beyaza

geceden sabaha

izler vardı her gülüşünde üzerimde

buna rağmen nasıl kayboluyordum

hiçbir iz beni kendime götürmüyordu

çünkü

-hiç böyle boğulan görmediniz-

öyle aniydi ki geçişi

sabahın geceye

bir türlü uyanamıyordum…



sözler…

sözlerim vardı ki kuyuydular

unutmuyordu bir türlü susuzluğunu

uğruyordu sebepsiz çöllerime de

gece ısrarla sabaha dönmüyordu

her gün bir çiy tanesi sürekli dudağımda

bir çiğ tanesi kelimelerim

hiçbir karanlığın şafağına aman vermiyordu…



öyle aniydi ki gelişi

karadan beyaza

-binlerce kez hatırlanmamış bir rüya-

geceden sabaha

en hüzünlü anımdan

onsuz uyandığım

her yerimde eşsiz bir dünya

ayazdan sıcağa

ardımdaki sırdan bana

kandan alınyazımdaki karaya…

7 Nisan 2013 Pazar

BAZEN GÖLGEN BİLE KALABALIKTIR


 kime baksam

yeri  biraz dardı
gözgöze geliyorduk

sanırım herkesin aynasında

bir başkasının sureti vardı

ben “kör”üm ama

yaşam sürprizlerle dolu “gör”ünüyor...

uzun bakışlar

uzun kışlar gibi

sanki göğüs kafesimde

bir kelebek kışlar gibi

kök saldığım yerler

hep yaprak döktüklerin işte…

sen “dokunmuyorsun” ama

ayrılık hep sözünü “tutuyor”

al-kanımda güllerini kuruttum ben

biri diğerinden ayrı

al

kanımda dikenlerin yırtıyor şimdi

bir bir damarlarımı

çünkü bazen de kabuğun tarafından soyulursun

çağırma beni

bir çığ düşüyor çünkü her çağırışında

yüreğime zira

aslında her kaldığın

içinden birer birer kaldırdığındır...

ben “sağır”ım ama

yaşam “bağır”ıyor işte bana

yırtılıyor her söz

dilimin mürekkebiyle

onun hiçbir şeyine şahit olamamak

nedir bilir misin

bilme incinirsin…

“söylüyor”um hep ama

en gereken şey

benden “cevap bekliyor”

çünkü her “dil”siz kişi

azıcık hatırsızdır

yeniden doğmak için

azar azar dudaklarında bırakır

biraz da kendini…

bir sebeple

en unutamadığın

hep aklında darmadağın

kaybettiklerini de içerir

hatta her kaybolduğun yer

nedense incinmek bazen incidir…


her kabuğunu kırmalarına izin verdiğinde

çıkacak işte

içindeki cevher

sen hangi şarkıyı “söyler”sen söyle

hayat başka türküler “dinler”

şüphesiz ki her insanın içine

bir başkası için

bilinmez bir cevher gizler

“dokunamazsın”

hayat başkasının hayatımıza sızması

anladığım

bu kaçınılmaz

ama sen

tek bir başkası’sın

duymaya çalıştığım…

şimdi “kör”üm

doğru

“sağır”ım

tüm kendi çığlıklarıma

“dilsiz” olduğumu hiç inkar etmedim

sen de artık

işte

beni anla…