Bu gadget'ta bir hata oluştu

15 Şubat 2008 Cuma


DEĞİLDİ

değildi...

rica etti çoklarınız

ne zaman ayakta kalmaya çalışsam

yenildim ...

değildi aslında

bir şeylerin

dönüyordu sürekli etrafımda

kal dediğin ben değildi

erbabı derdi ki hayatın

çok hünerliydin belki

ama bak ellerin titredi

üşüyen ben

değildi...

hicap duydu çoklarınız

ne zaman beni ayakta alkışlasa

yerildi...

değildi aslında

bir şeylerim sürekli etrafında

git dediğin ben değildi

endamı derdi ki hayatın

çok hevesliydin belki

ama bak izlerin bekledi

değildi...

5 Şubat 2008 Salı


DİL ÇÖKMÜŞLÜĞÜM

Kutsal bir kitap gibi tutuyorum

seni hatırlatan her şeyi

nedendir

hep aynı duayı ediyorum sanki

yemin gibi, aminleri bir

okuyorum yatmadan

tüm sana yazdıklarımı

topluyorum her yerimden

herkesten sakınıyorum kahkahalarını

kıskanıyorum derinden

biliyorum oysa her anını

benden tüm sakladıklarını

toplayıp atıyorum sürekli

sensiz rüyalarımı

bir sana nefes oluyor geceler

nefes alıyor

kan-ter içindeyken sağım solum

başucumda ecinniler

yersiz artık biraz da sensizliğim

kaybolmuşum

ulaşmıyor vuslata hiçbir yolum

susamışım

ses vermiyor kimselerim

bir ayini dinliyor herkes

ağlamak yok

mateminde suskunluğun

nerede şimdi

her şeyimle dil dökmüşlüğüm...

ANKARA KENTTİR DE İSTANBUL NEDEN ŞEHİR?

gel-git’ ler arasında

uzak bir bozkır

kimsesizliğimdeki memleket

mezar taşımda özensiz bir karalama

yalnızlıkla ayakta kalabilmiş bir ada

bir yabani kent

tek başına bir kaya

kalabalıkken gönlü

terkedilmiş bir anakara

deniz kokusuz da

korkusuz olabilen bir yaz

grilerle dolu siyah-beyaz

sanki an be an

yüzmeyi unutmuş bir kaptan

ah ile vah içinde

yamalı bir kaftan

feda edilmiş bir bedel

her şeyiyle kayıp

her deminde müptezel

balo salonundan bozma

bir cumhuriyet türbesini

geziyor sanki sidikli bir kontes*

-tövbesi bir gecelik-

kılıçtan geçirilmiş kedisi, iti

burası bilet kesilen

iğdişlik muhiti

bak yedi tepesinde de

sabahları serin az

üşüyor sanki bahçesinde

salyalı bir veliaht

fiyakalı ziyanların şehri

dik yakalı bir boğaz

kibarca ağlayanların nehri

tarih kimi zaman bir el falı

talih bir elmanın yarısı

ne kadar yakın

o kadar uzak

her şeyi kulağına fısıldayarak...







*Teşekkürler Ezginin Günlüğü.

2 Şubat 2008 Cumartesi


AMİNSİZ DUA

Sen uyuyorsun

bak gülümsemen, gözlerin rüya

ben uyuyorum

senin olmadığın her yere şimdi güya

yoksun ya

kaynamıyor artık aşım

yemiyor benle gene hiçbir arkadaşım

söyle

öyleyse yoksunluğum

sensizlik değil de ne

sen duruyorsun

örtüler altında geceleri gizlice

öğleye kadar zaman duruyor

-duru ya yüreğin öylece-

biri bakıyor

biri sakınıyor derdini gizlice

ses etmiyorsun sen

biliyorsun

çünkü kimsesizlik

sokuluverir tene bazen sinsice

hep yalnızdır kalanlar

her yanımızdır

yalnız kalanlar

aminsiz dua gibi tek ses her gece...


sen duyuyorsun

bak gülümsemem, sözlerim rüya

ben uyuyorum

senin sessiz tüm bıraktıklarına

yoksun ya

kanamıyor artık ağzım

yetmiyor küçük harfler, her konuşmada azım

söyle

öyleyse yoksunluğum

sessizlik değil de ne

sen duruyorsun

örgüler altında çiçeklerin gizlice

ölene kadar zaman duruyor

-duru ya yüreğin öylece-

biri bakıyor

biri sakınıyor derdini gizlice

ses etmiyorsun sen

inliyorsun

çünkü kimsesizlik

soruluverir tene bazen sinsice

hep yalnız kalanlardır

her yanımız

yalnız

kalanlar

aminsiz dua gibi tek ses her gece...

ZİFİRİ

açılır, çiçekleri solar bazen

uykusuzdur

sallanan bir beşik sanki yaralı yüreği

kök salmamış da hiç

kurudur...



biri’dir, herkes’leri gider bazen

uygunsuzdur

saklanan bir zifir sanki karalı gözleri

su katılmamış da hiç

durudur...



yeridir, gözyaşlarını siler bazen

umut’suzdur

bir med-cezir sanki saralı nefesi

su kalmamışsa hiç

sonudur...



kederlidir, derdini anarsın bazen

unutmuştur

-bir hal hatır soralı dilleri -

kin tutmamış da hiç

doludur...



zehirlidir, her kim ki arar

uyuşmuştur

bildiğin hiçbir yer değil sanki gülüşü

kimse kaybolmamışsa hiç

yoludur...

MAZİLİ SEVDA

O kadar eskilerden çağırıyor ki sesin

tanıdık bir şey var

üzerinde bu seslenişin

öyle güzel dokunuyorsun ki sözlere

bir tat bırakıyor ağzımda

bana hatırlattığın her yer

bak uyandın şimdi

-cemren düştü canıma da-

bahar kendinden utanıyor

biliyorsun uzun zamandır

üzerine titrediğimi

o kadar beklediğim bir çiçeksin ki

açması için

tanıdık bir şey var

üzerinde bu ürperişin

korkuyor tomurcuklar

öyle güzel kokuyorsun ki sabahları

bir hayat bırakabilirim anında

seni unuttuğum her güne

binlerce bahane bulabilirim

ya da bir küfür savurabilirim

uyuduğum gecelere

o kadar hasretle beklendin ki

acele bir şeyler var gene de hala

üzerinde gözlerimin

öyle anlamlı ki şimdi

ağladığım her dem

öyle derin

öksüzlüğü bitmiştir artık

tüm seni sevmelerin…

AH ŞU TEHDİTLERİ ÖMRÜN

Kendini içinden rehin alma

teslim olma

tutulmayan sözlerine ömrün

suyun öte yanından kalma

kaç cephede

hüküm sürdü kim bilir yalnızlığın

biliyor musun kaç kalleşle savaştın

kimdi içini yakan

kimdi söyle

hiçbir ürperme çağırmadı seni böyle

kan sızıyor şimdi

her sayıklama(n)da ağzından

her sözcüğünün tomurcuğu

bir dar ağacında can buluyor

kendine içinden düğüm atma

teslim alma

yutulmayan sözlerini ömrün

suyun öte yanından kalma

kaç cephede

hüküm sürdü kim bilir yarım kalmışlığın

biliyor musun kaç kardeşle ağlaştın

kimdi içini yakan

kimdi söyle

hiçbir ürperme

çağırmadı seni böyle...

ÇAMLIKOY

asfalt;

kara derili bir yılanmış,

deri değiştirmiş.

gece;

kimsesiz bir efendiymiş,

zindanları bir bilmece.

mucizeler;

orada toplanırmış apansız,

ben uyur-gezer.

sen geç kalmışsın bu sefer,

Çamlıkoy yalnız.

bir ayrı tat bırakıyor,

ağzımda şimdi her yer...




asfalt;

gene kara dönerken,

mesafe meşakkatli.

yol;

aynı yol,

üzerinde şehirli ruhlar kovboy.

başka bir ben bu,

şimdi şehirden giren.

artık daha heybetli günler,

ve daha kalabalık

içimdeki yalnızlık...

YEKPARE YALNIZLIK

-hayat kaza yapacağı adamı

kendi seçer

her şeyi görür ama

kimsesiz de yola devam eder-


akreple yelkovan gibiydik seninle

sen yavaştın

bir türlü benim hızıma alışamadın

aynı ömrü tükettik beraber

sen yaşadın

ben senin zehrine dayanamadım

kimsenin sofrasında az değildin böyle

kimse yola çıkmamıştı

bu kadar katıksız

-bu yalnızlık ondan derler-

sinsice akıttığın zehrinle

hiç kimsenin yolunda

bu denli

vakitsiz olmamıştı engeller

hiçbiri adını andığında

kan tükürmedi böyle

-anlatmadığım her yer tarifsiz-



dil döktüm

sağılmamış süt gibi

akıyordu kendi kendine

kilometre çizgileri

çünkü hayat kaza yapacağı adamı

kendi seçer

diz çöktüm

o kadar ayak basılmamıştı ki

patikalarda izlerin...

kırk gece daha sensiz olabilirdim

tuz-buz olmuş aynalarda

kırık bir sene

hangi aynaya baktıysam

yekpare sığamadım

çok fazla sır var dünyada

dünya o kadar büyük bir ayna oldu ki

suretimi değdiremiyorum artık zamana

kırk gece daha sessiz kalabilirdim

o kadar uçsuz bucaksızsın ki

kaçırdığım sandığım hiçbir şeyi

yakalayamıyorum teninde

her yer öyle tenha

her yer öyle...

özgür bıraktın beni belki sen

ama bedeliyle...


EZBERİME NE OLDU?

Ezberim bozuldu

en derin yerinde sarsıldı ömrüm

el değdiğim her yer sökülüyor

oysa kilitli dünyanın tüm ganimetleri

bir güzel şarkıydı belki de mazi

-sadece nakaratı saklı-

diri bir çiçekti nefes de ama

maalesef kırılmış saksı

tekrar dikilecekti soldu

telef oldu satırlarım

kanadım ben de kendimce

kırılınca kolum kanadım

bir dilek tutmuştum olmadı

Enderun mektebinde yetişmişti oysa hülyalarım

ezberim bozuldu

bıçak açmıyor ağzını artık

korkulan oldu

nedendir bilinmez

su doluyor ciğerlerime ağlamaktan

her anım bir harabede kök buluyor

kan kusan eşkıyalar sarmalıyor yanlışlarımı

kışlarıma değiyor nasırlı eller

pes ediyorum yataklarında kirli

ses etmiyorum

uğulduyor başımda Allah-u ekber

ezberim bozulmuştu

yaralı bir kuştu hafızam

eşkıyaya gece kıştı

genç kızdı narin ürkekliğim

yarının planlarında yoktu

el değdi hülyalarıma

hayaller, gerçekten çoktu

-kördüğüm ve ben-

ezberimi bozdu ölüm ve ten

en acıklı yerinde ağlansın diye

gençliğini çaldım

durup dururken bir ömürden...

SANCIM VAR ANNE

rüzgarda dengemi arıyorum

küsküne yavrusu şahin görünürmüş

uçamıyorum

sancıma ortak can yok

canıma değecek orak bulamıyorum

gene de

her şeye rağmen döndüm ben

döndüm bak

sana geldim

her türlü merhaleden...

yollar azalıyordu

gemi azıya almıştı gökyüzü

seni arıyordum

kaçtım tüm mengenelerden...

vakitsizdi uçtuğum her yer

attığım düğümler beni kucaklıyordu

sarıyordu hep gökyüzü

ufuklar sararıyordu

döndüm ben

kaçtım bak

sana geldim envai çeşit hergeleden...

hatırla her şeyimle perişandım

yollarını kimsesiz sandım

ayazda kalmıştım

dengemi arıyordum

suskuna yavrusu şahin görünürmüş

hala uçamıyorum

sancıma ortak can yok

canıma değecek orak bulamıyorum...



HERKESİN SAKLI BİR DERDİ VARDI

kimin derdi kimde saklıysa

vardı...

sen çok güzeldin eskiden

buralar umman

buralar vardı...

sen çok sır saklardın bazen

ben ıslık çalardım

kimin kimsesi yoksa

beraberce ağlardık

öyle güzel sır verirdik ki

ser vermişiz gibi

-okyanustan bir parça-

deniz anlardı

giz hiçbir zaman çözülmez

attığım düğümler

kendimi içinde saklardı

ah bir vakitti desem

gözlerim her yerine damlardı

kimin derdi kimde saklıysa

vardı...

sen çok gülerdin eskiden

şimdi buralar olmaz

ama buralar vardı...

MUAMMA‘ DAN MEKTUPLAR

Özlediğim her şeyi biriktirmişsin kendinde

kaybettiğim her yer seninle

son siyah-beyaz türk filminde kör olmuşsun

kör etmişsin beni de güzelliğinle

unuttuğum her güzel sözü söylemişsin bana

denediğim her kişide yanılmam ondan....





özendiğim her şeyim kayboluyor teninde

yakalandığım her yer seninle

son giden trenle yok olmuşsun

yol almış sancılarım, mektupların gelince

hasta eden her illeti savuşturmuşsun başımdan

şimdi bozulmuş yataklarda büzülmüş uyumam ondan...




örselendiğim her şeyi bitirmişsin derdimde

savrulduğum her yer seninle

son mektubuna elveda olmuşsun

el çekmişsin seni sevince

şimdi neye dokunsam batıyor parmağımın ucundan

değdiğim her kişide ağlamam ondan....

GÜNEŞİN DÜŞTÜĞÜ YER

Güçsüzüm

zorla takım elbise giydiriliyor ruhuma

gözlerimden kan sızıyor

derman bulamıyorum açık yaralarıma

üşüyorum

ısıtmıyor ruhumu hiçbir gün

hiçbir düş

-küçük bir tebessüm belki arada-

sonra gene yüzümden düşen bin parça

söz etmiyorum kimselere

kimseler bilmiyor bayramlarda ağladığımı

küçük bir kaktüs aldığımı

sıkıntıdan kumbaramdaki paraları saydığımı

çoraplarımı katladığımı

kimseler bilmiyor

hiçbir şey bilmediğimi

bilenlere inanmadığımı

kavga edenleri ayıramadığımı

terkedilmiş bir hayvana dayanamadığımı

güçsüzüm

zorla takım elbise giydiriliyor ruhuma

sözlerimden kan sızıyor

derman bulamıyorum azıcık yamalarıma

üşüyorum

ısıtmıyor ruhumu hiçbir yüz

hiçbir gülüş

-küçük bir tebessüm belki arada-

sonra gene yüzümden düşen bin parça...





TİTREYEN BİR YAPRAĞIN GÖLGESİ

Beklemekte sırasını (şimdi)

elleri kolları bağlı gece

katran karası sensizliğim

öksüz yeraltında

beklemede...

hiçbir şey anlatmıyor artık kitabım

hiçbir yer beni çağırmıyor

kahkahalar çelmiyor aklımı

çekilemiyor bir türlü kızağa ıssızlığım

ıstırabım yele yük olmuş

-yine de- sensizliğime el değmiyor

en değilmemiş yerime

burgu burgu bıçak girmiş

kaç fare kemirmiş de yaramı

kan kaybı kolay tarif edilmiyor...

beklemekte sırasını şimdi

gözleri dağlı gece

olmaz olası sensizliğim

olmazsa olmaz’ım

susuz yeraltında

beklemede...

hiçbir şey ağlatmıyor artık

hiçbir yer seni bırakmıyor

kayboluyorum her yerde

herkesin içinde

bütün düzlükler yokuşa varıyor

çığlık atıyorum ağıdını

-çakıyorum bir çivi gibi- zalim sessizliğine

bir türlü durduramıyorum ne yazık

senin aleni saklanmışlığını

DUR dediğim yerden kan sızıyor

değdiğin yerden sızlıyor bedenim de

kimsesizliğime el değmiyor...

DİNSİZDİR SENSİZ HER ÖLÜM

Sen!

günümü haydut gibi benden aldın

tuzak kurdun her bir sokağıma

ben yollarım cellatsız sandım

yoksul mahallelerin kadar sefildim de

-hatırla-

semtlerin(d)e şahadet getirdim…


Sen!

gecemi harami gibi benden çaldın

pusu kurdun onbir sularında

ben

ayazda kimsesiz kaldım

avazım çıktığı kadar bağırdım da

-hatırla-

İstanbul’ (d)a istavroz çıkardım…





İSİMSİZ

Bir an intihar etsem

sonra beni kurtarsanız

uyansam

baksam başımda siz

beni dalgın bakışlar alsa

dalgalar alsa beni öncesiz

ben kendi kendime kalsam

bir başıma bulsam canımı öznesiz

belki bana acırsınız

belki üzülür aranızdan biriniz

biraz pamuk olup hastanede

yaralarıma dokunur elleriniz

ah bir becerebilsem

ilk yardımlara düşsem

son kararımda inşallah ben

ama kurtarsanız beni

eve götürseniz acilen

yemem, içmem değişse

el değse perhizime

içme dese doktor mesela

dinlensem

demlenmesem artık kuytularda

bir an intihar etsem

iftihar etmeseniz artık benle siz

‘’hep bizi kandırmış’’ deseniz

‘’sevememiş kimseyi’’

sonra ilaçlarımı almasam

beni üzenleri hiç anlamasam

vasiyetimi bulsanız

ben üzerime alınmasam

bir an hiç üzerime düşeni yapmasam

tarih beni yazmasa

hatırlar mı biriniz

kardeşlerim ağlasa

burun kıvırsa babam

anam ak yemeniyle karalar bağlasa

ip atlasa o sırada zihnim

ölüm karikatür olsa

gülsek beraber tertemiz

bir an intihar etsem

ama sadece bir an

gökkuşağı olurdu rengimiz

toplanır kalırdı eksikler

utanırdı gözlerinizden gözlerim

ses etmezdiniz

hiçbir şey olmamış gibi olurdu yaşasam

sözler var olurdu yokken

gözler yok olurdu giderken

gelsem sevinirdiniz

gitsem kimsesizdiniz

unutamazdınız belki bazı şeyleri asla

anardınız

ağlardınız

sürekli unuttuğumu hatırlayınca

oysaki

benden önce de gittiler

terk ettiler bizi ‘’hey- gidi’’ ler

kalmak şüphesiz sizin için güzel olurdu

gitsem

dedi-kodu kazanında ince BİZ…

değer miydiniz

derin miydiniz yeterince giden bana

kalsam nice-siz olurdum

kalbim zorla solurdu…

bir an intihar etsem

zorla beni kurtarsanız

hoşuma gitse bu iş

ikinciden sonra

beni heyet kararıyla emekli etseniz

dönsem gelsem size

dünden gelsem

emeklesem tekrar önünüzde

kızsanız bana yerli yersiz

kışlasam yüreğinizde

her şeye rağmen kimsesiz…

DELİĞİM BANA NE EKLERSENİZ

Acı yuvası

kapılarını aç bana bazen

çünkü bazen her şey acınası olur

acı, karamsar tatlar kalır ağzımda

beni kar anlar

alkol bana dokunur

işte o andan sonra

hala bendenseniz

deliyim benden ne dilerseniz…



aşı sırası

kapılarını aç bana bazen

çünkü bazen her şey aşınası olur

ağu, karaborsa olur gider anında

bazı zamanlar

alkol bana dokunur

işte o andan sonra

hala bendensiniz

ve deliyim benden ne dilerseniz…



aşk zulası

kapılarını aç bana bazen

çünkü bazen her şey arzulanası olur

azı, karaborsa gibi TUTANKHAMUN aklımda

bana afakanlar

alkol bana dokunur

işte o andan sonra bile

hala bendeniz

deliyim benden ne dilerseniz…

BATAKLIĞIMA GEL HESAPSIZCA

Ah sevdiğim

zamanına küstüğüm

ben sana aceleyim

-sense- sürekli geç kalıyorsun bana

oysa biraz bekle

usul usul yat aklıma

yataklık et önce bana

değsin diye sevdiğime

bu karanlıkta sürekli gördüğüm

ölümüne bir kördüğüm





ah sevdiğim

sen bana ecelsin

bense hep söz veriyorum sana

peki, ne bekliyorsun o zaman

beni kundaklara sarsana

salsana beni yeşermem için

-yeni filizlenmiş bir saltanata alsana-





ah sevdiğim

Bonzai’ lerle dolu ormanına güldüğüm

ben sana pek de acilim

hazırlıksız yakalandın belki tana

öyleyse iğnele fidanlarımı toprağına

iğnele her söylediğimi

bat aklıma

açarak yeşer

yeter ki

kucak açarak gel bataklığıma…

SANA DA OLUYOR MU?

Sana da oluyor mu

bir mesaj atıp da karşılığını hemen istediğin

ya da bazen bir boşluğa konuşup

yersiz yere cevap beklediğin...

hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini bildiğin

bir tarihi bellediğin

veya ne bileyim

hani için için gelmeyeceğini bilsen de

bir insanı ısrarla beklediğin...

başına geldi mi senin de

köpeğini kaybedersin de aniden

yerine hiçbir köpeği koyamazsın bir daha

işte sırf bu yüzden

senin de oldu mu kedi beslediğin...

veyahut esas kız

esas oğlana yüz vermez de bazen filmlerde

esas oğlanın kendini köprüden atması için

İstanbul’ a gitmesi gerekir

işte o esas kızın yerine

hiç kendini koyduğun oluyor mu...

o kız artık o şehirde kaybolmuştur

zaten köpek de o köprünün altında ölmüştür

gene bu şehirde

senin de sakınarak getirdiğin saksı çiçekleri

aldığın yerde capcanlıyken

evde üç günde soluyor mu...

sana da iyi geliyor mu arada bir ağlamak

aralayarak ayrılığın peçesini

hoşuna gidiyor mu sevdiğini yaralamak...

senin de oluyor mu kendini benim yerime koyduğun

benim yerime ağladığın oluyor mu

eriyor mu beni anladığında dudaklarında kelimeler

‘’ağlamak’’ ve ‘’anlamak’’

sana da ikizmiş gibi geliyor mu...

HER İLİŞKİ UZUNDUR BİRAZ

Acele etme

uzun dur biraz!

ölü doğmuş sevdamız

kan kaybediyoruz

acı içinde can kaybederken

hayretten ağlayamıyoruz

insan hiç mi kopmaz iplerinden

hiç mi sarhoş olmaz

koparmaz bir şey

yatmaya giderken sevgilinin yüreğinden…

ya ben

ya aşka aşık şapşal ben!

her dolmuşta mı aşık olur bir insan

her otobüste mi bir ilişki bitirir

acele etme gene sen

uzun dur biraz

bu kadar çabuk bitmesin

her ilişki uzundur biraz!

ARKEOLOJİK KAZILAR I

Canımı yakıyor seni ararken

kaybolduğun her yer

izler kimsesiz

acıtıyor

gözlerinden utanıyorum

uyanıyorum çığlıkla kimsesiz

canımı sıkıyor bensiz yaptığın her şey

kahroluyorum nerede ‘’BİZ’’

-belki bir gün bir yerlerde-

deliriyorum

oysa avutuyorsunuz

kimseniz siz?

ağlıyorum

düğümlenmiş boğazım

gözlerim susuz

ahh bu yaşamın yoksulluğu

oysa sevmek sonsuz

seni yaşıyorum şimdi sensiz

tadımı kaçırıyor herkes

korkuyorum

-henüz affedilmediniz-

seni arıyorum

umursamadan sevgilini

o seni kaçırıyor

aklımı kaçırıyorum ben de kimsesiz

yardımı hatırlıyor

ikimizden birimiz

beni koruduğun herkese

her yere el değiyor

üzerimde sis

anlatıyor aslında beni

boğulurken kadehlere

kardeşini boğdurur gibi

beni öyle bir aşkla zehirledin ki

senin kadar sevemedim

bir daha hiç kimseyi...

kanıma dokunuyor şimdi

yaralı kaldığım her gün

senden gizli

usanıyorum

uzanıyorum yanına

düşlerinden uyanıyorum

dalıyorum sarayına

kimse-siz?

ARKEOLOJİK KAZILAR II

İyi bir fikir değilmiş

aralamak perdesini ölümün

iyi hissettirmiyor şimdi

boğazımdaki düğüm

oysa bir senede

yaşamıştık zamansız dört ölüm

üç senede

hesapsız iki düğün

doğru değilmiş seni sonra aramak

bugün belki doğum günün

posta memurlarına sordum

pastan mumlarla doluymuş

belki arkadaşların iki dönüm

ama iyi gelmedi bana

şimdi seni anmak

acil özür dilerim

ve belki geçer gider

kafamızda kurduğumuz her şey

bakarsın bir anda unufak olur

ne de olsa

insan insanın kurdudur

ipi kopmuş bir kuyuydu belki

dur!

senin suyunda gezmemin nedeni

yüzündeki içli sayha

içimdeki büyük sahra

susuzluğumuz

bizim çölümüzdür belki

haritasızlığımız

ve sürekli yön bulamayışımız

korkakça hastalığımızdır

düşün!

bugün belki doğum günün

hatırlamıyorum

iyi bir fikir değilmiş

dağılmış aradığım her şey

hepsi geçmiş

iyi hissettirmiyor şimdi

uzun uğraşlar sonunda

seni güya bulmak

yaşamış aramızda iki kimsesiz efendi

oysa bir rüyada

biz gene de hala

soramıyoruz ‘’azat edildin mi’’ diye

esir kalmış birbirimize...

KÜL

Kül;

küllerinden geçiyor şimdi zaman

duman;

sislerinden geliyor seslenişin

yangın;

söndüremiyorum bu gece hiçbir şeyi

su;

gül’lerinden kalıyor sadece o’ysan

derin;

kaybolarak giden her şey senin

yol;

sanıyorum hep düşlerimde düşerken

kan;

ağzımdan boşalıyor, ağlıyorum serin serin

sen;

ömürlerimi öldürüyorum oysa vakit erken

intihar;

ödünç alınmış cennette sarhoş firar

alkol;

bolca rüzgar arasında kimsesiz yelkovan

giz;

prenses izlerinde yitik bir Keloğlan

yön;

ağır ağır yok oluyor benimle orman

kül;

küllerinden deliriyor besbelli zaman

aman!

her satırı yakıyorum, şiir şimdi tamam!

KÜL-II

Küllerinden geçiyor

şimdi zaman duman!

sislerinden geliyor

seslenişin yangın!

söndüremiyorum bu gece

hiçbir şeyi, su!

gül’lerinden kalıyor

sadece o’ysan derin!

kaybolarak giden her şey

senin yol;

sanıyorum hep düşlerimde

düşerken kan!

ağzımdan boşalıyor

ağlıyorum serin serin sen!

ömürlerimi öldürüyorum

oysa vakit erken intihar!

ödünç alınmış cennette

sarhoş firar alkol!

bolca rüzgar arasında

kimsesiz yelkovan giz!

prenses izlerinde

yitik bir Keloğlan yön!

ağır ağır yok oluyor

benimle orman kül!

küllerinden deliriyor

besbelli zaman aman!

her satırı yakıyorum

şiir şimdi tamam, kül!

KİM-SES-İZ

Tam şimdi Kumla’ dan geçiyorum

bir hüznü geçiriyorum içimden

içinden bir kız çıkıyor

çıkamıyorum işin içinden...

tam şimdi Kumla’ dan geçiyorum

o gitmiş, beklememiş

vakit geçmiş

ben kendimden geçiyorum

saat yaklaşık sekiz

bırakmamış denize hiçbir iz...

kimsesiz kayıklar gibi

eksilmişiz o gidince

gizlenir olmuş herkesten

aramızdan birimiz

saat dokuza kadar aramazsa

ölecekmiş dirimiz

tam şimdi Kumla’ dan geçiyorum

iğne gibi batıyor şimdi (sanki)

değiştirdiğimiz derimiz

iğne deliğinden geçiyor da sokaklar

bulamıyorum hiçbir yerde BİZ...

OKYANUS

İstedim;

işte dedim...

dediğim denizdi...



izledim;

dileğimde o yalnız ve kimsesizdi!



işkillendim;

yüzdüm ama açılamadım...

yüzü olmuştum okyanusun

uzun süre aşılamadım!



anladım sonra sakinmiş deniz;

sevdim belki ama

bulamadım geçmişten kerteriz!



işittim;

işi berbat ettim

duyduğum sesindi!

bir şey söyledin ama bilemedim

ağladım sonra;

ağladım sana!

anladım

adalar gibi yalnızmış nefesin...

KİMSESİZ İZ

Ben ölsem cuma ölürdüm

gölsem durgun olurdum

kimsesizdim ben

suyun yüzü hürmetine

sana izin verirdim sadece

dokunabilesin diye

ıslaktır hep gözüm

ve kimsesiz izim

izsem lekesiz olurdum

azsam kaybolurdum ben akşam

sokaklar ismimle solurdu

ben gitsem hemen dönerdim belki

yollar küskün olurdu

okurdu bana asfalt sonsuzluğu

ben üzerine iplik dokurdum

koyu kadifeye beyaz kefen

ahh hiçbir beden

kaldıramazdı bu denli yokluğu(nu)

ben bensem, son anda çürürdüm

sana kalırdı tüm çiçeklerim

dererdim sonra solmuş her şeyi

‘’kokusu çalınmış’’

der geçerdim...

BATAKLIĞIN ASLI

Ruhlarımızı dövüştürdük

durduk;

aşkın başka yerinde doğrulduk...


baktık;

yemyeşil olmuş bataklık

masmavi denizde ahali


ağladık;

gözyaşlarımızı birbirine bağladık


güldük;

ağladık birbirimizi anlamayı...

AMAN FERYAT EDÜLÜR

İncedür, narindür sazumun telü

Kızdırma bak çağırıram yelü

Yel deyüp küçümseme uçurur kazu

Yohsa baharda çok beklersüz yazu



Ah bu havalarda çalarum acem

Bilemem kimin gözü nur, kiminki kem

Veresiye olur mu hüç müzüğün sözü

Parasu olmayana naz, olana özü



İşte böyle geçer bür bür günler

Erbabı olana derstür, unutulmaz dünler

Bak işte piştün, nicedür kethüdasun

Alemi olana bizden evliyasun



Huu komşu sende bu dert icredür

Derd-u hacetuna merhem olmak nicedur

Ol şimdi aşmuş yollar içerü

El vermişler, aman bulmaz ni’deruk!

CENNET-ARAF_VE DE CEHENNEM

Senin de rüyaların vardır elbet

sabret!

sana, kalanlar çığlık atar hep

ama sağırlıktadır cennet!

susar her şey de ansızın bakarsın

sığınağa yanında gelmiş cinnet!

ben de geçtim aynı yolu

bak gözlerimden akıyordu

beni de almıştı esaret

kayıp biliyorum şimdi her yer

siperine sığmamış ne yazık cesaret

anla!

sırtlamışsın sende ne’m kaldıysa

işte araf da böyle bir illet

senin de rüyaların vardır belki

vazgeç!

sana talanlar acı verecek hep

ama ağır hırkadır cinayet

çırılçıplak kalır da ağlarsın

anlarsın

işte cehennem bundan ibaret!

ÇÖL YOK

Tutunup köklerime

düşmek istiyorum

düş yok!

sarıyorum kendimi

açarak dostlarıma

yıkıyorum bendimi

yıkıyorum serin sularda

kirleterek dengimi

uzanıp yüzlerine

dökmek istiyorum yaşlarımı

güz yok!

sanıyorum kendimi

kaçarak dostlarımdan

unuturum derdimi

uyutuyorum senin surlarında

susarak içimdeki çengimi

ulaşıp köhnelere

bitmek istiyorum

git yok!

soyarak kendimi

ayazda dostlarıma

ödüyorum vergimi

yaşıyorum sekiz sularında

körleterek yergimi

utanıp gözlerine

dizilmek istiyorum

giz yok!

O DA GELSİN (!)

Bak o da gitti

heybetli duran kişilerdi oysa onlar da

diğerleri gibi...

gene yakalandım kimsesiz

tek başına kalıp

kalbimden yaralandım

aradım bulamadım hiçbir yerde

eski takvimleri

-onları mektup gelmiş gibi saklardım-

sanırdım güzel hep resimleri

sararırmış meğer saklanan her şey

dökülüverirmiş Noel Baba’ nın simleri

paylaştığımız sofralarda eksik artık bir şey

bizle yemez olmuş ne yazık diğerleri

dertleriyle yitmiştik oysa biz de

gizlerinde kayboldu onların neferleri

sizlerin de belki başına gelmiştir

ararsınız karanlıkta fenerleri

nefesiniz sondur, sonradır bekleyen de

bence önce özlersiniz

güzel sözler söylemek olur sonra hevesiniz...

BAŞKA

Hak ettiğimiz başka bir dünya var

başka bir dünya aradığımız

kaybolmak istediğimiz başka bir yer

başka bir şey belki bulmak istediğimiz

üzgünüz belki

ağrı’ lıyız

dağını görmemişiz hiç

bu yüzden belki sancılı olmamız

başka bir şeydir belki sevdiğim

özlediğim belki başka biri

başkasının şiiri senin de okuduğun

bildiğin kimin dili

beklediğimiz başka bir dünya var

başka bir dünya buluştuğumuz

görmek istediğimiz başka bir zaman

başka bir şey avunduğumuz

kırgınız belki

kızmalıyız

hazzı bilmemişiz hiç

doğuştan kaygılıyız

başka bir şey öldüğüm

eyleyen başka biri

başkasının sonu bu öldüğüm

bildiğin kinin kiri...

SEMAZENLER DE AĞLAR MI?

Ben bunu yazarken kaybolmuştum

karım kaybolmuştu...

sevdiklerim

seçtiklerim ortada bile yoktu

bir saat vardı elimde

hiçbir vakte bağlanamıyordum

yelkovanımda rüzgar boştu...

ben sarhoştum bunu yazarken

defterime kazırken

kent bütünüyle hoştu...

beni çağırıyordu besbelli

bakınmak boştu...

kimin kimi varsa acil ihtiyaçtı

sevdiklerimin hepsi bana muhtaçtı

öyle eksikti ki sevenlerim

bir kediyi beslerdim hep

beslenen bendim...

ben bunu yazarken kaybolmuştum

acım kaybolmuştu baktım

sezdiklerim

bildiklerim orada yoktu

ben bunu yaparken hiç

‘’oralı’’ yoktu

oralı bile değildi ki olanlar

Ora’ dan haber yoktu...

size söylemedim mi ‘sevdim’

size söylemedim mi

‘kalansız’

üzdü beni kimse’ ler

‘berabere’ kalan çoktu...

bir soru işaretiydi belki yaşamak

-sırtında kambur taşıyan yok mu???-

gezersin dünyayı da bazen

‘hırka’ yı anlatamazsın neden

-tok mu???-

seninle götürürsün giden her şeyi

senle

bak ama hayat kayıyor elimden

giden ben’ le

ne, nene gerek

-bir nine içre hatırası

tahta bir asa

yürümek için onun da elveda’sı

yol alıyor zaman da bazen

dönerek boşa

söyle semazenler de ağlar mı?

bak onlar da izinsiz mezar olmuş

kimsesiz bir taşa...

GİDİŞ

Sen ile ben

başka başka sevdik birbirimizi

başka başka anladık

dertlerimizi

senin hep hesabın, kuralların vardı

ben aşkta sınırsızlığı seçtim

kurallar koydun sen, hesapladın beni

bir ilişkiden bin matematik çıkarttın

belli ki haklıydın

sana daha güzel bir dünya sağlayamadım

belki haklıydın

benden sürekli sağlama yapmalıydın...

sen ile ben

başka başka sezdik birbirimizi

başka başka ağladık

dertlerimizi

benim hiç hesabım, kuralım olmadı

sen aşkta ‘sonsuzluğu’ taşıyamazdın

krallar oturttun sen soframıza

kurallar oturttun

ben soytarılarla içerken...

belli ki haklıydın

sana daha güzel bir rüya sunamadım

belki sen haklıydın

benden sürekli sağlama yapmalıydın...

sen ile ben

başka başka seçtik birbirimizi

başka başka ağladık

aradık

aldık dersimizi...

ARAF

Cehennem senin neren

sen bana kendini sakladın

senden!

yaktığın da

yıktığın da oldu elbet

gene de sana sığındım

benden!

Cennetin neren senin

şaraplar mı döküyor ki gözlerin

sarhoş oluyorum

bahçende uyuyor güllerim

Sırat’ ın mı saklı senin ezelden

nerede başlıyor cennetin

nerede cehennem

yakmak gazabınsa

sarhoşluk azabım

gene de ben sana

kendimi bağışladım

benden!

USTA CAMİYE GİTMİŞ

El değmeden diktirdim ruhumu

ruh terzisine

ölçüsüz yaşamaktan sökülmüştüm

birden ölçü alacağı tuttu benden

dedim kilometrelerce teyel lazım bana

oysa birkaç santimdir bu beden

ruhumu urganla bağladım

uçurtma yaptım eskiden

az sabretsem uçardı elbet

terk-i diyara uzun inceden...

incir çekirdeğini doldurmaz

ele avuca sığmaz bu külfet

göndermeye çalıştım da olmadı

iğne deliğindendir yolları...

sen yıllardır ona övgü yağdır

sonra da gel bana küfret

semer oldu sırtımda düşünceler

gezdim epey bir yol ben de

düşündüm bedenin ütüsünü kim eyler?

dedi ruhum ‘Bilen var mı gökkuşağı nerede

kamburunu kolalarmış tertemiz bir derede’

anladım o vakit

envai çeşit renkleri

beyazda toplanıyor hep

bizimkinin denkleri...

zürefanın düşkünü

ruh terzisinde düş günü

söyledi

fazla değilmiş benim yara(!)

tuttu patiskadan yaptı

kefen bezime bir arşın yama

meğer usta camiye gitmiş

bu çırakmış

terzi ruh dikmeyi Allah’ a bırakmış

e ben zaten elbise bilmezdim

bilseydim ruhumu getirmezdim

dar zamanda, çok lira

anmam o dükkanın adını bir daha

kandırılmıştım

halbuki medet uman çoktu

el açarken enayi gibi

beyimiz yanımda yoktu...

ben de böylelikle bıraktım kendimi

dilenirken hepsine hatırlattım derdimi

atıyorum artık onu bedenimin terkisine

el değmeden diktirmeye gitmiştim oysa ki

ruhumu ruh terzisine...

BELLİ

Senin değdiğin yer acıtacak

ağlatarak gelecek ecelim

ağ atacaksın göz yaşlarıma

silemeyecek ellerim

tozun kalırsa yaprağımda

yenilir tüm ‘GÜL’lerim

adını alıp kaçacaksın

bir daha ‘seviyorum’ demeyeceğim...

‘Seninim’ dediğin yer acıtacak

gidemeyeceğim gelmezsen gidensiz

gel-git’ lerde ağlarsam

dışa kapanır çünkü gözlerim

orada ‘vuslat’ bekler de

‘kibir’ burada nedendir yetim...

Seni sevdiğim yer acıtacak

akıtacak zehrini nefesin

boğulurken anlayacağım

serin sözlerin en derin

çaresiz çırpınacağım içinde

senleyken

ve yine sensiz

ölüm mü kolay, alay mı?

-alaylar kalmaz kimsesiz!-

LA FONDİP’ TEN MASA(L)LAR

Durdum sonunda

ben durunca dünya duruldu

yaz sarıdan, kuş darıdan af diledi

korkuluk evine döndü yatağına kuruldu

uyandı uykudan potuk

yastığına zürafa kondu...

durdum ben de sonunda

baktım ki işler yolunda

girdim zalim cadının koynuna

kurtulunca sonra büyüsünden

indiriverdim süpürgeyi boynuna

gittim sonra cennet bahçesine

buluverdim birkaç tane iyisinden...

orada ne gürültü, ne kavga

kol kola tilkiyle karga

maymun düşmüş yalnız karakola

ehh insana benzer ne de olsa

doğa bizden neden çeksin

akıllı olmak doğru yolsa...

doğru yolda eğri deve

şaşkındır benzemez hiçbir şeye

bir çekiç, bir de eğe

kafi çöl yapmaya Kaf dağını bile...

koca akıl, onca hile

yetmez bazen en uyanık file

evi yansa söndüremez

hortumunu hatırlatır, kızar itfaiye

tek bir hayvan korkmaz bundan

silinmesin diye ruju

kafasını çukura gömen devekuşu

duymaz ensesinde yürüse cinler

o yeraltında volkmen dinler...

dostu olmuş bizimkinin

kazma dişli köstebekler

diş fırçalamaktan vakit bulurlarsa

ne var, ne yok kemirirler

talan olur valla kaplumbağanın arsa

gider o da başka yere

iki yıl sürer başlaması yemeğe...

yemek denince aslan var

onunla sofraya oturan yanar

Kaf dağını yemiş de

bulamamış insanlar...

anka kuşu şaşırmış

uçan halı marifetini aşırmış

beş bostana kıran girmiş de

yılan buzdolabını kaçırmış

sevinmiş bu işe ejderha

kilitleyemez beni içine demiş bir daha

tavşan şaşmış yılanı duyunca

‘yazık, iş bulmuştum sana

10 altın verseler

girmez misin hokkabaz şapkasına

ben emekli oldum olalı

sevindiremiyor hokkabazlar çocukları

palyaçolar oyalıyor idareten

gıdıklayarak pandaları’

ne isterler bu karşı koymaz ayıcıktan

gözleri kararır kahkahadan

bayılıverir hemen şakacıktan

durdum ben de sonunda

sirke gittim gecenin onunda

baktım kanguru beleşe getirmiş

yavrusunu taşıyor donunda!

DÜŞ DEVŞİREN

Tozlarını savurarak

şu üzerime amansız gelen ne?

apansız dileyen benden yalnızlığımı

beni türlü tuzaklarla yeneceğini bilen

beni benden önce sezen ne?

hem yetimliğimi

hem kalabalık oluşumu

bana kalan boş bir küpü

göz yaşlarımla doldurduğumu bilen ne?

topraklarımı ordusuyla kirleten

toplarımı, tüfeklerimi

sırf gülmek için

örümcek ağlarıyla ören kim?

ne ki beni iten boşluğa

azap atlarıyla üzerimde tepinen

krallığımın karanlığı ortasında

beni çırılçıplak bırakarak

kimsesizliğe çırak yapan ne?

kim, zamanı zorbalıkla savuşturacak

ruhumu gerçekle buluşturarak

zaferimin üzerine kılıcını koyan?

düşlerimi zalimce devşirip

huzurumu kaçırarak

kimdir sonra izinsizce huzuruma çıkan?

sen

sensin demek gecenin gücüyle

ruhuma çelmeler takan!

altın kakma nefesini

hem gürz, hem kalkan gibi kullanan

bil ki

sen zulmün efendisi

ne benim zaferimdir solan

ne de bir kuraldır

‘Kalıcı olabilir kılıcı olan!’

DEDE İLE TORUN

Bebek ve ihtiyar

emzik ve baston

... ...


SABAH ve GECE

UYKU ve ÖLÜM

AZ! ve ÇOK!

... ...


DEDE ve TORUN ?

? ?

EKLİYMİŞ EŞ-SİZ-LİĞİMİZ

Zamansızmış her şey

senin sıhhatsizliğin

benim saatim gereksizmiş...

zalimin gün saymasında başka ne

yaşadığımız, yaşayacağımız öfke!

ecelsizmiş ölümler bak

oysa biz çiçekler topluyorduk

daima yenilerini bulacağımızı sanarak

an’larımız yokluğumuzda daha an’lamlı

anaların koynunda da bizsizlik

kolu kopmuş bebekler gibi böyle sallandı...

eksikmiş her tutunduğun

ve eksizmiş ömür de ne yazık

talim yerinde sıkacak mermimiz yokken

bir savaşa gönderilmemiz gerçekten ayıp...

yine yola koşulmuş bulduk kendimizi

yine ağlayarak katıldık orduya

kaçamadık

açamadık kapısını dermanın da

yıkıldı evimiz, ocağımız

şaşırmadık...

kaç kalleşin arasında silahlanmışız

kan kardeşimizin

bir anda varlıklı oluşu

nasıl da gözümüzden kaçmış...

düz yollarda görünür olmuştu ne zamandır

doğru ya nerede onun yokuşu?

ah bu ani uçurum

bu sevdiklerimizin bir bir yok oluşu

neyi aldı da bizden

yokluğu yüzümüze vurdu birden!

RUHMAKİNA-RUHKİNDAR

Ruhum perte çıktı

boşa kılıcına davranma

sahte peygamberlere minder oldu bedenim

kılıcınla oyalanma

istersen tekrar ye(nile)nip geleyim

kalışımla öldüreyim seni

ya da ölümler yorulsun da

sen yol almakla kurtul!

benim ruhum derde çıktı

sen hala kılıcını bile dur...

bir hışımla öldüm derinden de

kurtuldum envai çeşit derimden

bana bu zalim çelmeyi takan

işte şu

soysuzluk darağacında neşeyle sallanan

sen kızgınlıkla boyanma

al kan-kızıl her yerimde meyvelerim

açtı, dökülüverdi hemen çiçeklerim de

sen bir tek orak değdiremedin...

dipdiri, dimdik kocadı bedenim ama

ruhum pelte çıktı

çıkamadı yoluna kalkanının, miğferinin

vuramadı boynunu, deşemedi düşman koynunu

ruhum perte çıktı

geç kaldın biraz, sağlığında göremedin

bağrı açıktı bağırana

sesi azıcık fazla çıktı...

MEMNUNDUM AYNALARIMDAN

Hani bir gün yalnızdım

ve memnundum aynalarımdan

bir göz oda korurdu beni

insanların kirli gözlerinden

dışarısı soğuktu hani

kıpkırmızıydın kapıyı açtığımda

ve memnundum açmalarımdan

konuştuk saatlerce

saatlere inanmadan

gözlerindeki acıları

avucuma dökmüştün ya

çok kez ıslanmıştı ellerim

ve memnundum ağlamalarından...

BİR VARMIŞ PİR YOKMUŞ

Bir varmış kim yokmuş

ödün patlarmış bir bilsen

ölüm bende çokmuş

ödün vermiş lakin ömürlerim

öfkem mi vurmuş, sızlıyormuş bedenim

önem mi vermemiş kayıtsız(mış) kimselerim

ben varmış ben yokmuş

herkeslerleymiş hiçbir şeylerim

hır varmış, hırka yokmuş

us varmış, usta yokmuş

hor varmış, har vurulurmuş

yokluk varmış, yok yokmuş

riya çokmuş efendim

yok, kötü rüya yokmuş

yel mi almış ne varsa bende bana

yara mı olmuş, yara düşüp özlerim

ÖL varmış, üzüm yokmuş

can bakmış cennet yokmuş

ÜZ varmış, her-demimde güz varmış

göz varmış, gönül bolmuş

amma aş yokmuş, aşık yokmuş

al varmış masal çokmuş

neylersin hep bir varmış, bir yokmuş...

SHAKESPEARE’E PABUCUNU TERS GİYDİREN ŞİYİR

Kadehte kabuk bağlayan

ansızın terk ediveren kan

-o namert kadife çamaşır-

bıçak sırtına bulaşmış da

darbeler indirmiş birer birer

aşk acısıyla savaşır...

2. EL RUH

İçenlerin anlattığı enteresan hikayelerdendi

ilkyardım bekleyen

ikinci el ruhumun çektikleri senden...

biliyorum bana ait değildi

lekeliydi, tam oturmuyordu üzerime

kokusu kederlice bir başkasından sinen

ama sirenlerle acile bırakmak da

dediğin gibi işi çözmedi

refakat etmem gerekiyordu

çünkü henüz rüştünü ispat etmemişti

sonra hazin bir şarkının

izbesinde buldun onunla beni

demek şark hizmetim daha bitmemişti...

dinleyenlerin alay ettiği

küçük düşürücü hikayelerdendi

ilkyardım bekleyen

ikinci el ruhumun ayrılmak istemeyişi benden...

biliyorum bana ait değildin

ütüsüzdüm, yıpranmıştı sözler üzerimde

ama sözler almak da

dediğim gibi işi çözmedi

sadakat görmem gerekiyordu

çünkü henüz büstünü imha etmemiştim

haris bir sancının

ilçesinde buldum başkasıyla sonra seni

demek şahit olmam henüz bitmemişti

deneyenlerin ağladığı

değişmeyen buruk hikayelerdendi

ilkyardım bekleyen

ikinci el ruhumun yitip gidişi neden...

BAZEN

Çiçekler kokusunu unutur-muş

bari sen unutma

bil ki un ufak olur bir adam

ufacık tefecik mahzeninde yüreğin

bazen bir çığlıkla uyunur...

çığlıklıdır ağlamanın sessizliği

ve yine sessizlikte bazen

avunulur...

hıçkırmaktadır yaşamın nefessizliği

karşı koymak DUVAR’lıdır

kime tekamül eder enfes güneşler bilmem

varolmak kiminledir...

sen sakin sularda yüz-git

çırpınmak benimle

ölmemek elimdedir

hangi kavganın zaferini tutarsan sürer

ölüm seninle

ömür hep benimledir

seninle gelir üzünç, yenilgi ve keder

alkışlar sevincedir...

şarkın bilinmez, türkün okunmaz

herkes bilir ağıdın yok

ama gece-gündüz emrindedir

bir tek kahkahan hatırlanmaz

gözyaşın içindedir

içincedir gözyaşın

-ki bir bilmece-

bir aşılmaz, örtülmez hal

çırılçıplak sana bakar da aynada

sırlar her zaman seninledir...

SEN yaşamın derin sırrı

ayyuka çıkan hazzı

sadece denedim ben

kendime yetebilecek miyim?

yoksa keskin deneyimden başka nedir

tuz-buz olan gözyaşlarıyla

binbir sırlı AYNA ben

GÜZELLİK hep seninledir...

ÖYLE BİR ADAM

Bir adamın güne gelişi öyleydi ki

uzunca bir törendi hatırlıyorum

güne el verişi öyleydi ki...

bir yağmur damlasının bir yapraktan

diğerine düşüşü kadar kısa

kulaklarımdaki çığlık

attığı öyle bir çığlıktı ki...



öyle bir müzikti ki

bir kadından diğerine geçişi

o teller üzerinde yürüyerek

sözlerin odama gelişi öyleydi ki...

yalnızlığın büyüsüyle gülümseyişi

anlatacaklarının en büyüğüyle

kalan her şeyi öyle bir küçümseyişi vardı ki...




adamın gözünde

saklı kalmış öyle virgüller vardı ki

ve susmadan konuşacak öyle şeyi kulaklarımda

bir isme seslenişi

güneşe dönen çiçekler gibi

açacak her şeyi öyle bir bekleyişi vardı ki...

avını sabırla bekleyen hayvanlar gibi

ölümün öyle bir ağız açışı vardı ki

ve ağır ağır onu çağırışı...



ahh adamın öyle bir gidişi vardı ki

hasat zamanındaki bitkiler gibi

öyle bir bel verişi

çok sene önce

öyle bir zaman

ve bir adamın yenilişi

gene de

ölüme öyle bir el verişi vardı ki...

DEĞİRMEN

Gümüş yağmurlar yağdı dizelerime

bu güne kadar

dizlerim sarhoş denizlerde

deriye batırılmış iğneler gibi

deniz allı-pullu bu gün

-biliyorum- değirmende taşın sıcağı

gene binlerce kere döndü durdu

tüm günün kap kaçağı tıka basa dolu

erimiş gitmiş rüzgara karşı bulutlar

gümüş uzak

bu namahrem köyde değirmenlerde altın sıcak

gökyüzünün midesinde bereket tanrısı

kuyuların dudakları çatlak

bulutların kusmasını bekliyor şu yaşlı çiftçi

annesinin kızamadığı deniz tutmuş bir çocuk gibi..
.
toprak gözyaşlarıyla besleniyor ne zamandır

her gün binlerce damla

bir çiftçi için tüm emekler

kavrulmuş gitmiş kurakla

kuyuların dudakları çatlak

gümüş yağmurlar yağmadı henüz dizlerime

dizlerim sarhoş denizlerde

deniz allı-pullu bu gün

bekliyorum...

İNTİHAR

Bir şehir iki gökkuşağı taşır

taşıtlar geçer üzerinden

altından geceler yaslanır kamburuna

insanlar geçer altından

kimler denedi

kimler umut etti

bu şehirde gökkuşağı delinir

bağırır gece

bu şiirde geceler delidir

atılır yaşamlar denizlere

kollarını açar kara çarşaflı deniz

boşluk

-öleceğimi söylemiştiniz-

bu şehirde gökkuşağı delinir

çığlık atar korkuluk

bu şiirde geceler delidir...

PAZAR ANNELERİ

Okunan sayfalarda

kendi tenini arayanlar var

arar gibi bir anne kayıp çocuğunu

yazdığı mısralarda

gördüm evet, onu cüzdanına koyup

naylonunu okşayanlar var

ve bir fotoğrafı

heykel gibi ağırlaştırarak

yüreğini sıkıştıranlar...

onlarca yürekte onlarca insanın

gülümsemesi kalmış

ve her ana tonlarca şiir kitabı almış

bakıyorlar o ana

her uyakta, uyumayanları anımsayarak

uyumayarak

biriktirmekte onlar dizeleri

gözyaşları her sayfaya düşerken

ve dövmekteler hala dizlerini

ister ağla, ister delir

birer dövme gibi yüzleri

ama tava gelmeden demir

kor halde akıp gider örsün üzerinden

duvar resimleri gibi kalıcı ama silik

yüzyıllara direnen yazıtlar

oluşturmak üzere

ve kutsal kitaplar gibi dimdik

ayakta kalacağını umar

her çocuk bilmez

yaşam bir şiirdir

insan hiçbir şey yazamasa

kendi kaderini yazar...



TAVIR

Aşkın kapısı çalınmaz

kırıp içeri girilir

beklenmez

aşk dilenmez sokaklarda

sırta inen bir bıçaktır ki

asla bilenmez

kan yapar aşk

can yakar

ağlayanı sever

ağlayamaz...

TELEFON

Demek seni niye aramadığımı soruyorsun

nedenini gerçekten duymak istiyor musun?

peki söyleyeyim; çünkü seni çok özledim

ve ne saçma kaybetmediğim şeyi aramak

bu yüzden sesini duymak zor geliyor

ve bu yüzden gene duymamak

acı duymamak, pişmanlık duymamak, sağır olmak

görmemek artık ana rahmindeki gibi değil

söylemeliyim

sonradan kör olmak

belki bir deyim -iki gözü kor almak-

dilenmek, senin kapının önünde ağlayarak

ve verdiğin bozuk paralarda

sevgililerinin kabartmaları olduğunu

anlayarak yaşamak

yaşamamak da artık anlamlı ne yazık

dalga geçercesine birbirimizin

bileklerini kestiğimiz günler gibi değil ortalık

ve gülüm, sevişirken ter kokusu duymamak için

tüpü sonuna değin açmamız kadar

eğlenceli değil artık ölüm...

ona dokunmak heybetli gelmiyor

dokunamamak gurur kırıcı değil

her telefonda bana söylediklerin kadar

demek sana niye uğramadığımı soruyorsun

ama uğrak yeri olmuş bir yürekten

korktuğumu bilmiyorsun

ve biliyorsun korkmadığımı

tüm hezeyanlarına rağmen

seni tekrar görmekten

ve gömmekten bahsetmiyorum anıları

ağlayarak kaçar gibi yatak odasından

gördüğümde annemle babamı sevişirken...

NE BU HALLER

Toprağın çatlamış dudaklarına

yağmur yağıyor şimdi bahardan ötürü

kokusunu bir sevgili gibi ne kadar özlemişim

uzun zaman olmuş, dudaklarımda şarap

gözlerimde hüznümle beklemişim

yağmurun elimden tutuşuyla

beni o eski nehir kenarına götürmesini

ve onun ıslak saçlarını

parmaklarımla taramayı ne de sevmişim

o günlerde kaldı, alabalıkların birer kukla gibi

avucumun altında dans edişini bilmeyişim

ve o günlerde bir balığın nefesi için

yağmuru gözleyişim

biz buralarda toprakla içerdik şarabı

onun kambur testisinin sırtında taşınırdı

bir koca kış boyunca şarap

o şarap ki

yağmurda toprağın akıttığı kan

nice salkımlardan güç alan

birer savaşçı edasıyla dağıttığımız kan

toprağın çatlamış dudaklarına sordum

nedir ki usul usul fısıldayan

dedi ‘yağmur yağmaladı şimdi, güzden ötürü yaprakları’

ganimetini bir hazine gibi ne kadar beklemişim...

MEKTUP

Arkadaşım yine başın belada demek

seninle nasıl dost olduğumuzu hatırlamıyorum

gene de bu çağrı

çok uzun yollardan sana gelmek demek

yanına geliyorum yağmurla kar arası

sadece yalnız kaldığında beni hatırladığını bilerek

bir laf arasında mı kandırmıştın yoksa

beni sevdiğini söyleyerek

arkadaşım az kaldı bekle, yağmur henüz dindi

ve ben kar yağmadan geliyorum

adresini yazmamışsın ama olsun

hangi şehirde olduğunu biliyorum

artık kar yağmayan bir şehir değil mi

acaba bu şehirde mi tanışmıştık

arkadaşım yine zamanında yetişemedim demek

boynun bükük ağlıyorsun

paylıyorsun seni önemsemediğimi düşünerek

çok uzun yoldan geldim biliyorsun

yağmur da yağıyordu inadına

tanıştığımız o gün de

yağmurlu bir gün müydü bunun gibi

titriyordun sanırım, sarılmıştım tenine

arkadaşım doğru mu hatırladıklarım

söylesene kartopu oynadık mı hiç seninle...

TANK, BALTA, BIÇAK

Kaç tank paleti altında kaldı

deniz kabuklarının sesi

ve kaç tank altına aldı

altın aldı

keserek nefesimizi

katleder gibi bir bıçakla

bir kurbanlığın kalın öfkesini

ve sonra avuç açan kaç ele

çiviler çakıldı

ket vurur gibi bir sele

bir çarmıh üzerinde

kaç yiğit tütsülerle yakıldı

konuşan her ağıza inen bıçak

keşfeder gibi saklanacak bir mağarayı

izleyerek ayı birkaç kaçak

ve der gibi her ağız ‘Dayan’

dinleyen deniz kabuklarını öper gibi

yağız delikanlılara kızlığını verirken

inleyen kızlar gibi

kan revan içinde kanayan

ter içinde emekçi mısralar gibi

bağırıyorlar her yandan ‘Dayan’

duyan her kulak

papatya yaprakları gibi döküldü baharda

fısıldaşıyordu nasıl da

baltayla kara cübbeli cellat

ve konuşan her dil

çelik bir mil gibi yuvasından söküldü

kaç tank paleti altında kaldı

deniz kabuklarının sesi

ve kaç tank altına aldı

altın aldı

keserek nefesimizi

katleder gibi bir bıçakla

bir kurbanlığın kalın öfkesini

ve gören kaç göz acımasızca

oyuldu yuvalarından

-ki anlattıklarım doğrudur

sıyırır gibi bir obur kazanın kalanını

ve ovar gibi herkes bir boşluğu şimdi

dağıtmak için korkunç rüyalarını...

YAPRAK

Rüzgardaki güç

evet

rüzgardaki güç beni yücelten

bendeki göç

bedenimdeki övünç bu arzuya gem vuramayan

ahh, anlamak güç...



Yağmurdaki haz

evet, yağmurdaki haz beni faka bastıran

ve batıran yerin dibine

toprağı dudağından öptüren

bendeki naz

tepemdeki yaz bu buluta yol veren

güneşteki imtiyaz...



Denizdeki nefes

evet, derindeki ses beni kutsayan

ve davet eden gözyaşlarına

ağlamanın güzelliğini hatırlatan

bendeki giz

içimdeki tiz mavi çığlık bu ağıta söz yazan

damarlarımdaki biz...

NEDEN SEN İLE BEN BİZ DEĞİLDİK

Neredeyiz biz

nerede başlıyor ve NEDEN bu kayboluşumuz

garip değil mi

hep bir boşluk içerisindeyken

birbirimize kaydoluşumuz

ne zamandır borçluyuz yüzümüzü

yönümüzü kimden ödünç aldık biliyor muyuz

SEN İLE BEN arasında tenhalarda mı kaldık

puslu mu hala eşsiz gülüşümüz

nasıl da sevebildik hep

mıknatıssızdı daima ellerimiz

demek yer yer kabasını aldık ruhumuzun

ama asla beraber arınamadık

peki ilk önce kim kimde kaybetti kendini

kim kendini kaybetti de sözler verdi

-ait oluşumuz harika olacak-tı bizim

BİZ’ im böyle değildi ki benim!

biz böyle DEĞİLDİK

ipin ucu nerede kaçtı

iz bulmada ben mi sonuçsuzdum

yoksa ipuçların mı yoktu hiç senin

parmak izlerini hiçbir yerimde bulamadım

defalarca seviştik

sen nedenini bilmedin...

SİRK

Sandım beni seviyor

sandım gidiyorum çok uzaklara

dedim ki ‘Herkes beni terk ediyor

bari onun yolu kısa bu pabuçlarla’

niye verdim pecmurde yüreğimi

-hiç bilmem-

bir palyaçonun yolu biter mi?

o hep yürüdü bana varmadan

önce ağlattı benden söz ederek

sonra herkesi güldürdü

güllerini derdi gitti

kayboluşuma bakmadan

onun düşlerini kurdum

düşünüp durdum

‘Niye yüreğimi verdim’

bir palyaçonun evine hırsız girer mi?

sandım gençlik hülyası önce

sandım yollar biter

kolay olsa ayak izlerine dalıp gitmezdim

niye tüm sırlarımdı, derdim

kör parmaklıklar hiç ‘Ehlileşmiş’ der mi?

vahşi bir hayvan gibi kin tutmadım ben de

7 kat çeliğin içindeyken yüreğim

üzer mi her an göğsümde patlayan acı

çığlık atsam kar eder mi?

duydum ki toz tutmuş kırbacı

vaz geçmek öfke mi, keder mi?

onun sıcak kalbini almak isterken

birden bire

neden ellerimle ona yüreğimi verdim?

bir hayvan terbiyecisinin evine hırsız girer mi?

yanılmıştım oysa

sevdiğini sanarak

nasıl da aldattı gitti

yok oluverdi bir anda

türlü numaralarına inandırarak

demek masallar doğruymuş

herkes bir varmış, bir yokmuş...

sandım beni seviyor

sandım yalnız da okunur masallar

hiç ‘Bekle beni’ diye

bir masal biter mi?

şimdi gidiyorum çok uzaklara

ve hala bilmiyorum

‘Ona niye yüreğimi verdim?’

bir hokkabazın evine hırsız girer mi?

SON SÖZ

Bir gün bizi unuttunuz

anısız da sevebileceğimizi

anladık böylece

önceleri SİZ, SEN’di

ben her şeyimle kimse-sizken

sonra bir gün ağladım sensiz

ansızın anladım kim olduğunu

gene SEN, SİZ

derin uykulu yastıklarda

içimdeki kuş-tüyünün kin olduğunu...

bir gün bizi unuttunuz

haykırmayı unuttum ben de ağlarken sessiz



yalnızlık siz

karanlık sis

ses siz



tüküremedim kırılganlığı ağzımdan

cam parçaları gibi

ağladım

kanadım hep can parçaları gibi...

UYAKSIZDI YAŞAMIM

Hafifletici bir nedendi

hafif-meşrep bir dünyada

ölmeden önce mazlum olmak

manzum hikayeler gibi olabilirdi

benim de herkes gibi yaşamım

ama uyaksızlığı seçmiştim nedense hayatta

mısraları öylesineydi onların

öylesineydi gene tuzakları

her şeyi önce yalnız yapmıştım

kimseye zarar vermemek için

önceleri yapayalnızdım

sonra baştan aşağı yanlıştım

garip boşluklarda hep baş aşağıydım sanki

beynime kan yürüdüğünde...



beynime kan yürüdüğünde

yürüyordu telkinler ebeveynlerin dillerinde

zarif tenhalara sindim böylece

bence iyiydi ama beğenilmedim

zaten benim de beğenilerine karşı

hafif bir rahatsızlığım vardı

uyaksızdı yaşamım

yaşarken her şey benim

oysa ölünce toprağındı bedenim

ruhumu uçurtma yapmasam da

ruhum olmasa da zifiri gecede el feneri

zaaflarımla alay edilmesini sevmezdim...

oysa ki enteresan meziyetlerim bilinmez

densizliğime mesela kurşun geçmezdi

varoluşta benim bildiğim

kimse kimseye el sürmezdi

asılsızdı bildiklerim

söz sahibi bildiklerim hep akılsızdı

sivrildiğim yegane olay

vurdumduymazlığım oldu yaşamın darbelerine

oysa ki askerleri pek sevmezdim

lakayt günlerimin ardında

elimde kalan hep talandı

öyleyse hırsızlık;

ele avuca sığan somut bir kavram

‘İlahi Adalet’ insafsız bir yalandı

büyük sorgucuların çalınmıştı bilgileri

-olsa dükkan benimdi- elbet!

kumdan kalelerim vardı ki benim

hendeklerinde yengeçler yüzerdi

kimse el süremez

ama ‘BÜYÜ’ deyip geçerdi

asla büyümedi çocukluğum da

oysa ki sadece

beslenme saatinde beslenmezdi

ana-okulunda

arkadaşlarımın anasına sövmeyi öğrendim

baba-ocağında dinamit yerleştirmeyi

zaten fitilli yaşam da bomba gibi hazır

hünerlerimle eşdeğerdi

kabiliyetlerimin ortaya çıkması

daima an meselesiydi

ya ben saatsizdim sürekli

ya da evrenin zamanı derin-dondurucudaydı

zira herkes mayo alırken

bana hep dondurucu kış düşerdi

düşününce baharlar da iki taneydi hani

telli-duvaklıydı GELİN’ ciklerin resmi

gayet açık bir şekilde

yapraklarıma orak değerdi

karşılık olarak bıçaklarımı bileyip

yolunu kesiyordum her düğün arabasının

zarf içerisindeki paraların

mektubunu aramakla geçti ömrüm

yeni doğan cümlelerimin böylece

hep tohumuna para saydım

böyle kurdum basit dünyamın temellerini

bari inşaattan anlasaydım...

JESUS CHRIST SUPERSTAR

Ne arar dururmuşum ben herkesin bahçesinde

uykum mu yokmuş hiç

ayaklarım mı çıplakmış bir hatırlasam...

neye yararmış yürümek eğer unutacaksam

un ufak olacak neyim varmış

-su üstünde mi yürümüşüm sanki-

kaçsam kim ararmış boşluktan başka

İsa’ nın da avuçlarına sadaka vermemiş mi ölüm

hatırla!

kızgın çiviler nasıl da parlıyormuş

kopkoyu kanın ortasında

uykularım mı kaçmış benim de

ölmesem şiirimi kim yazarmış

kim kazarmış mezarımı bensiz

sensiz kim ölürmüş

demek ellerime dokunma gelmiş

yüzüme aldanma

ben yalnızlıkta kaybolurken

yollar sana, hep sana gidermiş

ne arar dururmuşum ben

kimsesiz cennet bahçesinde

ölüm mü yokmuş hiç

ellerim mi ıslakmış ah bir hatırlasam...

KÖR-PERDE

Gece gündüzün kör-perdesi mi

tüm bedenimle derlediğim

gündüz gecenin körpe-derisi mi yoksa

üstüne ruhumu sermediğim

ay gözsüz, güneş sözsüz mü ne

sessiz sedasız kalıyorum hep

gördüğüm düşlerde...



gece gündüzün tül-gergefi mi yoksa

hiç el etmediğim

ay üşürmüş, güneş elsiz miymiş ne

çırılçıplak kalıyorum hep

gördüğüm düşlerde...



gece gündüzün sır-germesi mi

aynalarına suretimi değdirdiğim

gündüz gecenin ser vermesi mi yoksa

celladını beklediğim

ay kimsesiz, cellat öfkesiz mi ne

yapayalnız kalıyorum hep, gördüğüm düşlerde...



gece gündüzün kül-kedisi mi

beni içki masalarında yakalayan

gündüz gecenin gül-perisi mi yoksa

gonca günler açan

ay vakitsiz, güneş tarifsiz mi ne

yarı baygın çıkıyorum, girdiğim tüm düşlerden...

ŞİİR KİMSESİZDİR

Ölüm yersiz

hayat gizsiz

kaybetmek sessizdir...



ölüm dirayetini yitirdiğinde

albenisi sızmaz yaşamın

yaşam sadece bir başkadır artık

oysa kaybetmek

kaybetmek hiç mi beklenmedik!

her şey tılsımsızdır

aceledir vakitsizliğin

hem ecele yakındır yakınların

hem de ecel YAKIN’ ındadır artık

senin ölümlerin gibidir diğerleri

ve diğer ölümler gibi yaşamların

peki

değersiz uçurumlarda yaşadık da senle

ölmek hiç mi beklenmedik!


meğer zaman dipsiz

giz bizsizmiş

şiir KİMSE’ sizmiş...

HER ŞEYİMDEN UZAK

Günlerin serin serin yaşıyorsun

dalıyorsun rüyalara gözlerimden izinsiz

Uyan!

uyan artık kar-beyaz uykulardan!

ayrılmadan önce ikimiz

biliyorsun

‘Mil’ çekti gözlerime ellerin

şimdi her şeyden ne denli uzak görünüyorsun

ellerimiz el ele değil artık

elleri kelepçeli birimiz

ve yüreği kireç hangimiz görüyorsun

şimdi her şeyimden ne de uzak görünüyorsun

övünüyorsun körlüğümden dem vurarak

demek yaşayabildin sen de herkes gibi

nankörlüğü erdem sanarak...

güllerim sende derin derin, saklıyorsun

kokluyorsun anmak istediğin zaman beni izinsiz

Utan!

utan artık yalnızlık korkusundan

terk etmeden henüz beni

biliyorsun

önce ‘Mil’ çekti gözlerime ellerin

sonra sen çektin gittin

şimdi her şeyimden ne denli uzak görünüyorsun...

BEYOĞLU II

Kaldırımlarda adımlar

süzülen yağmur ve gece

nefes alan sokaklar

rüzgar

solgun çiçeklerle bir çingene yorgun

kaldırımlarda adamlar

ellerinde şehir var

biri kısık sesle yol keser

yemek için para istemeler...

nefes alır sokaklar

tiner

dargın insanlar karşılaşır tedirgin

yağmur diner

yollar değiştirilir

kestirmeler uzar

kaldırımlarda adımlar...

hınca-hınç dolu meyhaneler

cebinde para olanın

dilinde fasıl var

fakat söylenen şarkılar gibi değil gece

ve gecenin pelerinini giydirmiş ne yazık

Azrail

Taksim Parkı’ nda

her yağmurda ölen oluyor bu aralar

devrilmiş boş şişeler gibi soğuğun farkında

kaldırımlarda kardan adamlar

kaldırımlarda adımlar

cam kırıkları da ezer bazen

son nefesini vermiş sokaklar

parklar

kimin hikayesi artık kimin umurunda

ölümün üzerinden geçiyor rugan tanklar

kaldırımlarda kalp-durumlar

kaldırımlarda kan-durumlar

adımlar...

‘O’ GELDİ

O geldiğinde

hatırla!

azat kuşları uçmuştu hani gözlerinden

ve hafif kelimeler savrulmuştu

sakladığın gizlerinden

nasıl da vurulmuştun!

yorulmuştun

yarı-baygın yelde buldun kendini

sonra ‘O’ geldi!

gelişiyle kanatlara yol verdi

azat kuşları uçtu

sakınarak saçlarından

gece senin uğurundu

tüy ve siyah tanıştılar böylece

tüy mermi kadar sağır

silah ise doluydu

‘O’ söz verdiği gibi geldi

hatırla!

gelmesiyle 1 kurşun sesi geldi, ürktük

gelmeseydi 1000 kuşun sesi giderdi...

SANADIR BU ŞEHİR UZAKLAŞTIĞINDA

Sanadır bu şehir

uzaklaştığında...

terk ettiğinde

sanırsın her şey senden yanadır...

yolun uzunluğu bıraktıklarına

sıkıntısı canadır...

kanamalı bir yaralıdır arabanın ön camı

yağmur döndüğünde bile yağıyordur

zannedersin değişti bu yağmurlu şehir

her şeyin aynı yerde olması

kör ninenden sanadır...

ne o ölmüştür

ne de ölenlerin anısı yaşıyordur

uzaklaştığında çağıran vardır seni

yaklaştığında çığlık atan

sesler hep senden yanadır

yolun uzunluğu sevdiklerine

sıkıntısı canadır...

kanamalı bir hastadır arabanın ön camı

yağmur döndüğünde bile yağıyordur

sanadır bu şehir

uzaklaştığında...

terk ettiğinde

sanırsın her şey artık senden yanadır...

KALEM EFENDİSİ

Kalem efendisi

her dem yorgun

asabidir kendisi

iş dönüşü çıkarken yokuşu

nefesi sabırsız

sanırsınız ha yığıldı, ha yığılacak

gözyaşları parke taşları

dar bir yola vurur kendini

ahşap evler unutturur derdini...



Kalem efendisi

her dem yorgunmuş

eskiden de ağrılıymış kendisi

ilk öpüşü çıkarken yokuşu

nefesi sabırsızmış

kız sanmış kalbi durmuş, duracak

kızın gözyaşları imiş

koyun şimdiki boz taşları

boz taşların narına

çok gitmişler o deniz kenarına

deniz her daim hırçın

ak kaşıkmış oysa gökyüzü

ılık güneş çıkarken yokuşu

nefesler sabırsız

sanırlarmış gökyüzü yıkıldı, yıkılacak...



Kalem efendisi

şimdi her daim yalnız

sancılıdır kendisi

iç çekişi çıkarken yokuşu

oyun etmiş ona nabzı

sabırsız

geçmiş hayatının baharı

sere serpe gözlerinden

sanmış ha yaşamış, ha yaşayacak

gözyaşları ayağına takılan mezar taşları

zor bir yola vurmuş kendini

ahşap evlere unutturmuş derdini...

YAŞAM BİR KOCA SAVUNMADIR (FUNDA’ YA)

Senin en sevdiğin şey

hissettiğini abartmandır

gece-gündüz tüm etrafındakiler

kapını açık bırakmandır

ne sokaklar avucundadır artık

ne de ellerinde yalnızlık

yaşam bir koca avunmadır...



Senin en sevdiğin şey

betonarme apartmandır

gece-gündüz tüm sofrandakiler

kapını açık bırakmandır

ne odalar mahremdir artık

ne de yanı başında yalnızlık

yaşam bir koca savunmadır...



Senin en sevdiğin şey

göz koyduğunu ayartmandır

gece-gündüz tüm yatağındakiler

kapını açık bırakmandır

ne çarşaflar lekesizdir artık

ne de masumane yalnızlık

yaşam bir koca soyunmadır...

FİŞİ VAR MI YAŞAMIN

Fişi var mı yaşamın

gözlerinin gizi var mı

elektrik sever mi yıllar

işkencecinin merhameti var mı

yüksekten korkar mı kuşlar

balığın gözyaşı var mı

denizin yalnızlığı, ateşin de yaraları var mı

duman kendi yükünü

karıncalar ölülerini taşır mı

üstünü örttü mü ilk insan

ilk yitirdiği dostunun hesapsızca

ve mezarların yüzü var mı

sığar mı gökyüzüne uçtuklarımız

dalgaların temeli var mı

yolu var mı ağaçların

ufuksuz çöller

en güçlü rüzgar, yapraklara sığar mı

başı var mı gülüşünün

ilk kokladığın gülün, üzerinde utangaçlığı var mı

benim sorularımın ölümsüzlüğü

akrep ve yelkovanın aynasında

kendisini arar mı

ayazı var mı şiirin

ozanın sessizliğinin avazı var mı...

BİR YOL DÜŞÜNDÜM

Epeyce sokulmuştu sesim soluğuna

tam dudaklarını yakalayacaktı ki kelimelerim

ahh kelimelerim...

hem her şeyimdi

hem de soylu kimsesizliğim

sustum

sustum da bir yol düşündüm

çığlıklarım peşindeydi

hıçkırıklarım avucundaydı ya...

ne seni sensiz yad etmek kolaydı

ne de anlatabilmek esirgediklerini!

göz yaşların yetersiz

göz yaşlarınla öremezdin aşkın gediklerini...

tam uçuşan sözlerini yakalayacaktı ki ellerim

ahh ellerim...

hem her şeyimdi

hem de kelepçeli yeni-yetmeliğim

durdum

durdum da bir yol düşündüm

el-çekişlerim seninleydi

ürkekliğim kahkahalarınlaydı ya...

ne seni sözsüz yad etmek kolaydı

ne de anlatabilmek esirgediklerini!

ŞEYTAN KİLİDİ

Düşler savruk, rüzgarda titreyen her şey gibi

ve her yer gibi kaybolduğun

paslı uykunun şeytan kilidi

düşler; bir deri, bir kemik

düşlerin gönlü yaslı

düşler kara-kavruk, doğulu yüzler gibi

gece; gebe kadının kızağını çeken itler

gece; sancılı kelebekler

gece hem doğum, hem ölüm

gece; artılı-eksili bir bilmece

işte gece, düşler ve ben

ve her şey, her yer sana ait

sana ait ve ulaşılmadık anlar

‘o, anlar’ ın şeytan kilidi

o zaman gece sen, düşler ben

ve her yer yatağımdaki, bedenimdeki her şey

yine tanrı ve şeytan

vaat dolu sözlerle cazip bilmece...

demek ki bu kan, bu zulüm

bu hasret, bu acı

her gece düşlerimdeki darağacı

avucumdaki gülüm, döşeğimdeki ölüm

bu solgun ten, bu ağır diyet

sırf gece sensin diye, düşler ben...

1 Şubat 2008 Cuma

GÜLÜN KOKUSUNU ÇALDIM ÇİNGENEDEN

Haberin var mı

yanından geçerken

gülün kokusunu çaldım çingeneden

artık kokulu hülyalarım vardı

ve garip bir şekilde

yaşama sadıktım

ne rüyalara girdim de sağ çıktım

enkazlar vardı önünde hatırla!

sana defalarca yollar açtım

oysa

bana doğru koştuğunu söyledin durmadan

o zaman SENDE’leme

zira aşk SENDE değil BENDE’dir!

kazayazı olmuştur artık aşk

bir kan davası

ahh bu aşkın zulmü, devası

beyazlar üzerindedir ölümü

kar ayazı

dostum sakın kara yazı yazma

zira soğuk sende

yel bendedir!

haberin var mı

yazından geçerken

kuşun kokusunu çaldım çiftçiden

güz olur güneş batar ya

kokusu çıkar bir şeylerin

artık kokulu hülyalarım vardı

ve garip bir şekilde

yaşama sadıktım

ne rüyalara girdim de sağ çıktım

engeller vardı önünde

unutma sana yataklar açtım

kana yazı yazdın da dindiremedim

dinlendiremedim acını

zira acele sende

yol bendeydi

haberin var mı

yanımdan geçerken

ecel kokunu çaldı benden

artık ölüm bizlerdendi...

VAHŞİ BİR HAYVANI SABIRLA KENDİNE ALIŞTIRMAKTI YAŞAMAK

Biz seni yeryüzüne ısmarladık

ve yine denize

söz aldık kuşlardan da yetinmedik

yetinemedik

sabırsızdık varoluştan

biz

bedenlerin toprağa gömüldüğünü öğrenmiştik

ve ruhların su üzerinde yürüdüğünü

daha fazla bekleyemezdik...

sen

ölümdeki vahşeti üzerinde taşıyacaktın

sen

hem ölümlü olacaktın

hem yaşayacaktın

böylece

ne deprem üstünü örterdi ölümün

ne de dalgalar doğururdu sonsuzluğu

kısaca

vahşi bir hayvanı sabırla

kendine alıştırmaktı yaşamak!

seni kendimize alıştırmaktaki çabamızla

kendimizi sana alıştırdık

böylece gelip geçti günler

seni kah biz büyüttük

kah balıklar büyüttü gözlerinde

sonra korktuk

korktu toprak, gökyüzü ve su

hem seni yükseklerden yere attık

hem de denizlerin dibine fırlattık acımasızca

biz seni yeryüzüne ısmarlamıştık

ve yine denize

göz atmış kuşlarla da yetinmedik

yetinemedik

sabırsızdık yok-oluşta

biz.......öğrenmiştik

...bekleyemezdik!

YAKIN GÖZLÜĞÜMÜZLE ÖLÜMÜN CANINA OKUYACAĞIZ

Bir gün gelecek de aynaya bakacağız

minibüste önümüzdeki adamın yüzüymüş gibi gelecek

kendi yüzümüz dikiz aynasında bize

o zaman kendimizi yaşlanmış bulacağız

ve zaman bizi bulacak

müsait bir yerde ineceğiz...

bir gün gelecek de deniz kenarına oturacağız

kendi tenimiz gibi gelecek

düne kadar dümdüz olan dalgalı deniz bize

eskiden sevgilimizle buluşup gülüştüğümüz yerde

o zaman kendimizi ağlıyor bulacağız

ve zaman bizi bulacak

kendimizi martılarla oyalayacağız...

bir gün gelecek de televizyonu açacağız

ekrandaki ses bizle konuşuyormuş gibi gelecek

ve odanın duvarları üstümüze üstümüze

fark etmeden ona cevap vereceğiz

o zaman kendimizi yapayalnız bulacağız

ve zaman bizi bulacak

titreyen ellerle söylenerek kanal değiştireceğiz...

bir gün gelecek de telefonu açacağız

konuşurken kendi sesimizi tanımayacağız

öksüren bir ihtiyarı taklit ediyormuşuz gibi gelecek

dalıp gideceğiz ne dediğimizi bilmeden, sayıklayarak

o zaman kendimizi yorgun bulacağız

ve zaman bizi bulacak

son bir gayretle ‘Yanlış numara’ diyeceğiz...

bir gün gelecek de çarşıdan döneceğiz

ensemizdeki bir adamın nefesiymiş gibi gelecek

kendi nefesimiz ciğerlerimizden bize

o zaman yokuş görünce

kendimizi hep iniyor bulacağız

ve zaman bizi bulacak

takside kendimizi

‘Serencebey Yokuşu, evladım’ derken duyacağız...

bir gün gelecek de albümlere bakacağız

her karede şaşırtacak, ütülenmiş gibi gelecek

geçmişimiz fotoğraflarda bize

o zaman bedenimizi ütüsüz, ruhumuzu boş vermiş bulacağız

ve zaman bizi bulacak

çocuksu bir hevesle ütü yapıp

alelacele fotoğraf çektirmeye gideceğiz...

bir gün gelecek de yürüyüşe çıkacağız

yolumuz mezarlıklara düşecek, kaçmayacağız

mezarlar ilgimizi çekmeye başlayacak

o zaman kendimizi mezar taşlarını okuyor bulacağız

ve zaman bizi bulacak

‘Dur yolcu, okumadan geçme!’ diyecek

biz ölümün canına okuyacağız...

KUŞ-ŞEHİR VE UZAKLAR


Sen ne kadar güzeldin Ocak’ ta

ve İstanbul senin gibi ne kadar uyku mahmuru!

İstanbul ne de yakışmıştı sana o sabah

ve ben, ne kadar az uyurdum seni sevmekten!

ağlardım şehrin kulaklarına ‘Neden uyandırdın?’

günler ne kadar masumdu

huzurlar ne kadar ŞİMDİ

İstanbul ilk öpüşmemizdeki ürkek kadınlıktı

hatırlamaktan utandığın

bir İstanbul senin gibi

bir de sabahlar benim kadar erkendi Ocak’ ta

biliyorum kuşlar bana aldırmazdı

ve kuşku kaldırmaz

bu şehirde her çifte iki güvercin düşerdi

ezan sesleriyle iki güvercin düşerdi Haliç’ e bazen

-herkes iyi niyetli değil-

kuşlar ne de yakışmıştı İstanbul’a o sabah

ve ben ne kadar üzgündüm Haliç’ i görmekten

ne günler masumdu

ne de şimdinin huzuru ayakta durabiliyordu

İstanbul ilk sevişmemizdeki toy şehirdi

korkuyordu gitmekten uzaklara

bir İstanbul senin gibi

bir de kuşlar benim kadar ölümüneydi Ocak’ta...

GÜLÜN KOKUSUNU ÇALDIM ÇİNGENEDEN

Haberin var mı

yanından geçerken

gülün kokusunu çaldım çingeneden

artık kokulu hülyalarım vardı

ve garip bir şekilde

yaşama sadıktım

ne rüyalara girdim de sağ çıktım

enkazlar vardı önünde hatırla!

sana defalarca yollar açtım

oysa

bana doğru koştuğunu söyledin durmadan

o zaman SENDE’leme

zira aşk SENDE değil BENDE’dir!

kazayazı olmuştur artık aşk

bir kan davası

ahh bu aşkın zulmü, devası

beyazlar üzerindedir ölümü

kar ayazı

dostum sakın kara yazı yazma

zira soğuk sende

yel bendedir!


haberin var mı

yazından geçerken

kuşun kokusunu çaldım çiftçiden

güz olur güneş batar ya

kokusu çıkar bir şeylerin

artık kokulu hülyalarım vardı

ve garip bir şekilde

yaşama sadıktım

ne rüyalara girdim de sağ çıktım

engeller vardı önünde

unutma sana yataklar açtım

kana yazı yazdın da dindiremedim

dinlendiremedim acını

zira acele sende

yol bendeydi

haberin var mı

yanımdan geçerken

ecel kokunu çaldı benden

artık ölüm bizlerdendi...

‘MELEKLER YALAN SÖYLEMEYİ BİLMEZ

Şimdi mi

şimdi miydi yanına geleceğim o an

gökyüzünün bir sözü var

O’nu doğuracak

ve O’nun ne olduğunu henüz kimse bilmiyor

‘Gökyüzü yalan söylemeyi

gökdelenlerden öğrendi’ diyor

serin gökyüzündeki sakin kanatlar

bu yükselen binalar arasında

kuşlar artık çok daha yüksekten uçmak zorunda...

şimdi mi

şimdi miydi huzurunuza çıkacağım an

rüzgarın bir sözü var-beni uçuracak-

ve ölümün ne olduğunu henüz kimse bilmiyor...

‘Rüzgar yalan söylemeyi

değirmenlerden öğrendi’ diyor

Azrail’ in gözlerindeki fırtınalı bakışlar

bu yükselen binalar arasında

rüzgar artık çok daha yürekten esmek zorunda...

şimdi mi

şimdi miydi yalanlarınızı bulacağım an

meleğin bir sözü var –beni gezdirecek-

ve kaybolmanın ne olduğunu henüz kimse bilmiyor...

KALP PAZARDAYDI-KALPAZANDI ZAMAN

Kalpazandır zaman!

basılır paralardaki yüzler gibi yüzlerimiz

yüzlerimiz, binlerimiz

hem para, hem aciz suretimiz

bir arada ve birbirinden rahatsız

rahatsız rüyalardayız her birimiz

bizim günlerimiz beyazdı önce

temizdi

tertemizdi kırışıksız yüzlerimiz

büyüdüğümüzde el değiştirdik

eller değdi yüzümüze

ses etmedik...

kalpazandı zaman!

yaşlandık, kederlendi nefesimiz

ağaçlardaki yaş halkaları oldu

bankalara kondu sözlerimiz

biz gördük, geçirdik

biz görüldük

kumar masasına düştük, blöf olup

elden düştük her birimiz

her birimiz bulundu mu

her birimiz yaşlanabildi mi

kalp atışları duyuluyor muydu

kalp o zamandı kalp

kalpazandı zaman!

sahte miydik sahtekar mıydık acaba

kontrol edilmişlerimiz vardı

kontrol etmeyi severdik

kimimiz cebe girmeyi seçti

kimimiz kefene...

yılmadık

kenefe düşmüşlüğümüzün hala

kokusu vardı üstümüzde

para o zaman paraydı

yüzler o zaman yüz

çığlıkla yırtılan günler de üzmedi

üzemedi bizi

biz biliyorduk

zaman kalpazandı!

yeniden doğuyorduk

tekrar ve umutla

bizim günlerimiz beyaz olacaktı önce

yarı saydam göz kırpacaktık aynamıza

taa ki kararınca gözlerimiz anlayacaktık

bakacaktık aynımıza

aynı ve ürkek oluşumuz hatırlatacaktı

kalpazandı zaman!

DÖNÜŞÜMÜ BİR SEN BİL

Dönüşümü bir sen bil ey çınar

sana yazdığım mektupları

as birer birer dallarına

as ki konuşabilelim

her Kumla rüzgarında

sana kumsalı anlatacak değilim

ve güneşi

ve el ele sevgilileri

‘veda’ları hep ‘merhaba’lar içindir bilirsin

sahi postacı zamanında getiriyor mu mektuplarımı

ona gölgeni ver benim için

ver ki altında serinleyebilsin

unutmadan köpeğime de göz-kulak oluver

ona söyle geri döneceğimi

geleceğim gün belki yaprakların kadar sonra

ama sonbaharda gelirsem o başka

bunu kim bilebilir

gece gelsem ilk önce ayla selamlaşabilirim

keza gündüz güneşle

ilk sana ‘merhaba’ diyebilecek anı

ben nasıl bulabilirim

dönüşümü bir sen bil ey çınar

ağladığım zamanları

yaşa ben yokken oralarda...

BİR KIZ, BİR OĞLAN VE BİR KAYIK

Kız dedi ‘Dur bir dakika’

Oğlan dedi ‘Acelem var’

Kız dedi ‘Bisikletin yok’

Oğlan dedi ‘Kayığım var’

Kız dedi ‘Balığın yok’

Oğlan dedi ‘Livarda oltam var’

Kız dedi ‘Hiç yemin yok’

Oğlan dedi ‘Deniz var’

Kız dedi ‘Dipte midye yok’

Oğlan dedi ‘Bir sorum var’

Kız dedi ‘Zor sormak yok’

Oğlan dedi ‘Neyin var’

Kız dedi ‘Sevgilim yok’

SEN ORADAKİ

Sen!

bu şiiri okuma kimselere yüksek sesle

bu şiir paylaşılmaz

seni aramak için

sürekli yol aldığımı bilmeseler de olur

sen sır saklayıcı

biliyor musun ben yürürken korkmadan

mezarlıklardan bile geçtim

sen belki soluyordun

belki de ölüydün

ben milyonlarca yoldan

cenazene çıkacak olanı seçtim

cenazene gelmek

düğününe gelmekten kolaydı

bekçi bilmesin varsın

kucağındaki yaseminleri benim bıraktığımı

onları çingenelerden çaldım

sen oradaki

kimseye söyleme beceremediğimi

senden başkasını sevebilmeyi

ben nice insanı

henüz ölmedikleri için sevmeye çalıştım

ben sen yokken

SEN’i SENSİZ’leştirdim istemeden

yollarıma çıkan servilerden kaçtım

ve olanca gücümle

ellerimdeki tüm hüznümle

karikatür balonlarına öldüğünü yazdım

sen!

o karikatürleri gösterme arkadaşlarına

onları

sadece senin için başucuna bıraktım

dert etme

gülmeler cenazende de yoktu senin

ne bağıran, ne bayılan oldu

sen bunları söyleme gene de

kimsenin vakit bulamadığını anlat

benim kadar tanımaya seni

ve ‘Hayat hiç kimseye ait olmadı’ de

‘Bize ait olana dek’

sen oradaki!

serin yer altı şarkıları dinleyen buradaki!

bu şarkıyı söyleme kimseye

seni uyandırmak için mırıldandığımı

bilmeseler de olur

sen düş görücü!

biliyor musun

ben bu şarkıyı söylerken

hiç yutkunmadım öfkemden...

O SOLA GİTTİ

O yola gitti...

o yola gittiğinde

saat akrebi gibi ağır ağır

döner koltuklar

otobüste ilerledikçe gece

o yola gitti...

o yola gittiği zaman

kafalar güneşe uzanan çiçekler gibi

yaslanır kalır sabırla pencereye

onun kafası başka yerlerdedir

onun gideceği yollar

cebindeki para kadar

ve terk ettiği şeyler

yanındaki valizden fazla değil

ona ‘gezme’ de

aya merdiven dayar

o yola gitti...

o, gittikçe yaşlandı

o gittikçe yollar ona geldi

buluştular...

o buluşunca

kafasını cama yaslayanlar buluştu

akreple yelkovan buluştu

seyahat eden eller

etmeyenlerle buluştu

sevindiler...

sevinenler kimsesiz elleri fark etmedi

o yavaşça merdivenden indiğinde

valizi elindeydi

el ele olanlar sağ kapıdan çıktı

o sola gitti...